Size söylemedim ama, biz bir sürü kafa, geçen seneden beri bir şeyle uğraşıyoruz. Buranın zaman zaman aksamasının, tıksırmasının tek sebebi, benim hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi: 5Harfliler! Günde en az üç kez güncellenen, vakit ve sevgi yiyicisi, kalpsiz bir metres, çokkatılımlı bir internet dergisi.
Hem geçen sene olur mu, çok daha öncesinden gelen kuvvetli bir rüzgar bu 5Harfliler.  Bir de insan hep kendi okumak, görmek istediği şeyi yapmaya çalışıyor ya, onunla da ilgili. Akılda bir ihtimalden insanın önünde duran, gerçek bir şeye dönüşene kadar günler, aylar, binlerce mail geçti, şu anki versiyonuna kadar geldi. Daha gelişmeye de yeminli, “Çalışıp yapacağım, istekliyim,” diyor. 
Onu hatalarıyla, sevaplarıyla sevin. Çalışmayan köşeleri de çalışacak, bu gemi yürüyecek. Sizlere buraya yazamadığımın on katını oraya yazma vaadinde bulunuyorum. Çil çil altın! (Pek değil) Valla bazen kafa yorgunluğundan gözümü kapatınca, logonun çilek ve hırçınlıktan yapılma kırmızısını görüyorum. Hepsi hep beraber okuyalım, gülelim, zihnimizi çatlatalım diye. 
Çalışma düzenimi tam oturtana kadar beni orada bulun! O kadar heyecanlıyım ki.

Size söylemedim ama, biz bir sürü kafa, geçen seneden beri bir şeyle uğraşıyoruz. Buranın zaman zaman aksamasının, tıksırmasının tek sebebi, benim hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi: 5Harfliler! Günde en az üç kez güncellenen, vakit ve sevgi yiyicisi, kalpsiz bir metres, çokkatılımlı bir internet dergisi.

Hem geçen sene olur mu, çok daha öncesinden gelen kuvvetli bir rüzgar bu 5Harfliler.  Bir de insan hep kendi okumak, görmek istediği şeyi yapmaya çalışıyor ya, onunla da ilgili. Akılda bir ihtimalden insanın önünde duran, gerçek bir şeye dönüşene kadar günler, aylar, binlerce mail geçti, şu anki versiyonuna kadar geldi. Daha gelişmeye de yeminli, “Çalışıp yapacağım, istekliyim,” diyor. 

Onu hatalarıyla, sevaplarıyla sevin. Çalışmayan köşeleri de çalışacak, bu gemi yürüyecek. Sizlere buraya yazamadığımın on katını oraya yazma vaadinde bulunuyorum. Çil çil altın! (Pek değil) Valla bazen kafa yorgunluğundan gözümü kapatınca, logonun çilek ve hırçınlıktan yapılma kırmızısını görüyorum. Hepsi hep beraber okuyalım, gülelim, zihnimizi çatlatalım diye. 

Çalışma düzenimi tam oturtana kadar beni orada bulun! O kadar heyecanlıyım ki.

24 07 2012

Vücut koordinasyonu konusundaki efsanevi yeteneksizliğimden dolayı bu dans meselelerinde, her zaman hareketten ziyade kostümden yana oldum. Beden hafızası bambaşka bir şey, dans eden insan izlerken dahi o hareketleri yaptığımı tahayyül edemiyorum, hemen kafam karışıyor, zihnimde kollarım ayaklarım birbirine dolaşıyor. Mesela bazen Beyonce klibi filan izlerken gözlerimi kıstığımı, suratımla bir şeyler yapmaya çalıştığımı farkediyorum, anlıyorum ki Beyonce’nin omuzları, yaptığı minibüs hızında hareketler üzerinde bir tür zihinsel hükümranlık kurmaya çalışıyorum. Olmuyor. (Bir yandan kadının elinde tasmalı çakal filan oluyor bazen, o zaman üstüne onun gerginliği de ekleniyor, tamamen iptal) Ama ilkokulda folklörle ben de sınandım. İlkokul folklörü, bana düşecek kadar standart gütmeyen bir şey, hırlısı hırsızı, kim başvursa alıyorlar.
İlkokul bir, okuma bayramı. İlkokula okumayı çoktan sökmüş olarak gittiğimden, Okuma Bayramı’nı herkesin bana yetiştiğinin ve artık özel bir tarafımın kalmadığının bir kutlaması, bir dönemin sonu olarak yorumluyorum. Bu sebeplerden canım içten içe biraz sıkkın ama çocuk olduğum için hiçbir şeye layıkıyla üzülmek de yapımda henüz yok, Okuma Bayramı için gene de heyecanlanıyorum. Tören sırasında bir kaç şovda yer alacağım, bir şiir okuyacağım, bir de çaydaçıra ekibindeyim. Tam ne olup bittiğini hatırlamıyorum, kaç ay çalıştık, kaç kişiydik, bugün çaydaçıra derken neden bahsettiğimden dahi emin değilim. Bir tek tepesi paralı şapkamın geldiği günü cam gibi berrak hatırlıyorum, torbadan çıkınca delirmiş, evrenin kurucusu gibi evde bütün gün onunla dolaşmıştım. Hareket ettikçe çıngır çıngır öten, harika bir şey. Benim şapka heyecanım, ablamlara yanlarına can sıkmaya geldiğimin önceden habercisi, bir tür rahatlık olmuş olsa gerek. Bizim cüce gene geliyor, kapıyı mapıyı kapatalım gibilerinden. Bu harika şapka dışında kostümün diğer öğeleri kırmızı bir kaftan, altında renkli bir şalvar, belde kemer. Bunların çok hastası değilim, yedi yaşındaki halime bile biraz gereksiz geliyor. Ağır kaftana bakıp bakıp “Köyde tarlada bunlarla mı çalışıyorlar, acayip rahatsızmış,” diye aynı anda on kadar yanlışa imza atan, inanılmaz bir apartman çocuğu gözlemi yaptığımı hatırlıyorum. Evde koca kafamla bunları düşünüp, okulda dersten sonra folklör çalışmalarına katılıyorum. Niyeyse bize bir de kostümle prova yaptırmak, kimsenin aklına gelmiyor.
Tören günü gelip çatıyor ama gece geç yenen yemeğin rüyası gibi, rahatsız. Sınıfta herkesin küçük kardeşi mi varmış, düşen olursa yaralanmasın diye halısaha gibi zemine bebek mi sermişler, o gün salonda çok ama çok fazla bebek vardı sanki. Midemde düğümlenen, inip çıkan bir sinir grubu devamlı yokluyor, aylardır bu gün için sevinip heyecanlandığıma inanamıyorum. Bizden önce sahneye çıkan çocukları gördükçe başım filan ağrıyor, o gün efsanevi bir huysuzluktayım, ablamlardan biri sonunda beni kenara çekip “Sana ne oldu bugün?” diye azar çekiyor. İki bin kadar bebeğin önünde dans etme fikri beni çok korkutuyor ama kimseye söyleyemiyorum. Folklör şapkam da başımda, benimki dünyanın en genç, dertli ve şıngırdayan kafası.
Bundan sonrasını hafızam değil, o günün video kaseti daha iyi belgelemiş. Ben sadece canımın sıkıldığını, işlerin hiç iyi gitmediğini hatırlıyorum. Ama o video kasette bomba şeyler gizli. Sahneye çıkıyoruz. Benim suratımda hala hoşuma gitmeyen panikli bir durumda ortaya çıkan o garip ifade var: Gözlerim hafif içeri kaçmış gibi, ağzım küçücük. Sahneye ip gibi diziliyoruz, müzik başlıyor. Daha ilk sağa dönüşü yaparken benim paralı şapkanın hafiiif kenara kaydığını, benim bir sonraki figürü yakalama pahasına şapkayı düzeltmek gibi bir hataya düştüğümü görüyoruz. Suratım, affedersiniz, tam manasıyla bombok. Bir sol yapıyorum, şapka bir tarafa, ben bir tarafa. Benden başka kimsenin şapkasına bir şey olmuyor, nedenini anlayamıyorum. Şapkamı zorl bela yerine oturturken bunlar bambaşka bir figüre geçiyorlar, ter içindeyim, zaten bu işe yeteneğim de yok, tamamen ezberin getirdiği bir güçle orada bulunuyorum, olay tamamen kopuyor. Arada bir yerlerde benden başka herkesin şapkasında siyah bir lastik olduğunu görüp beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bu yüzden onlarınki düşmüyor! Büyük hesap bana vurdu! Artık bütün ekip çaydaçıra derdinde, ben şapkanın kafamda durması derdindeyim. Yüzümde inanılmaz bir panik var. Şapkadan vazgeçersem tahtımdan olacağım, sahneye Bolşevikler gelip vuracak sanki. Şapka kostümün bir parçası. Tek şapkasız ben olamam. Bu düsturla kısa sürede ekipte tek bir figürü dahi tam yapamayan ben oluyorum ama. Tamamen bambaşka bir gündemim var artık. Arada tek elim kafamda şapkayı tutarken, sadece ayaklarımla bir takım zavallı teşebbüslerde bulunurken görüyoruz beni. Perişan haldeyim. Bu aralarda bir yerlerde annem ve ablamın seslerinin izleyenlerin içinden bana ulaşacak kadar yükseldiğini farkediyorum, ikisi de telaşla “Şapkayı bırak! Onu boşver! Yere bırak!” diyorlar. Şapkayı boşveremem. O kostümün parçası.
Bana 120 dakika, dram türünde gelen o acı anlar bittiğinde, yaşadığım strese, başıma gelene inanamaz halde sahnenin arkasında oturmuştum. Öğretmen, arkadaşlarım bir şey dedi mi, onu hatırlamıyorum. Hareketleri de bir güzel ezberlemiştim, bu şapka işi çok kötü oldu. Annemin üzülmememi, gene de güzel yaptığımı söylediğini hatırlıyorum ama üzülmemem için söylediğini farkettiğimi de. Şapkam kucağımda, yaşadığım hezimetin şokunda, öylece tuzluk gibi oturmuştum.
O günden beri her zaman kostümün yanında oldum, dans ekibiymiş bilmemneymiş, bir daha da o biçimde hiç bulaşmadım. Bu etkinlikleri de aslında çocuklar limitlerini öğrensinler diye yapıyorlar herhalde, okul müsameresinde kimsenin eğlendiğine şahit olmadım bugüne kadar. Hepsi, bir daha ne yapmayacağına dair bir ders. Ben kaftanımı giyer, otururum, Beyonce klibi izlerim. Tam olarak ne yaptığına aklım bile ermez, ama saygıyla gene de izlerim. 

Vücut koordinasyonu konusundaki efsanevi yeteneksizliğimden dolayı bu dans meselelerinde, her zaman hareketten ziyade kostümden yana oldum. Beden hafızası bambaşka bir şey, dans eden insan izlerken dahi o hareketleri yaptığımı tahayyül edemiyorum, hemen kafam karışıyor, zihnimde kollarım ayaklarım birbirine dolaşıyor. Mesela bazen Beyonce klibi filan izlerken gözlerimi kıstığımı, suratımla bir şeyler yapmaya çalıştığımı farkediyorum, anlıyorum ki Beyonce’nin omuzları, yaptığı minibüs hızında hareketler üzerinde bir tür zihinsel hükümranlık kurmaya çalışıyorum. Olmuyor. (Bir yandan kadının elinde tasmalı çakal filan oluyor bazen, o zaman üstüne onun gerginliği de ekleniyor, tamamen iptal) Ama ilkokulda folklörle ben de sınandım. İlkokul folklörü, bana düşecek kadar standart gütmeyen bir şey, hırlısı hırsızı, kim başvursa alıyorlar.

İlkokul bir, okuma bayramı. İlkokula okumayı çoktan sökmüş olarak gittiğimden, Okuma Bayramı’nı herkesin bana yetiştiğinin ve artık özel bir tarafımın kalmadığının bir kutlaması, bir dönemin sonu olarak yorumluyorum. Bu sebeplerden canım içten içe biraz sıkkın ama çocuk olduğum için hiçbir şeye layıkıyla üzülmek de yapımda henüz yok, Okuma Bayramı için gene de heyecanlanıyorum. Tören sırasında bir kaç şovda yer alacağım, bir şiir okuyacağım, bir de çaydaçıra ekibindeyim. Tam ne olup bittiğini hatırlamıyorum, kaç ay çalıştık, kaç kişiydik, bugün çaydaçıra derken neden bahsettiğimden dahi emin değilim. Bir tek tepesi paralı şapkamın geldiği günü cam gibi berrak hatırlıyorum, torbadan çıkınca delirmiş, evrenin kurucusu gibi evde bütün gün onunla dolaşmıştım. Hareket ettikçe çıngır çıngır öten, harika bir şey. Benim şapka heyecanım, ablamlara yanlarına can sıkmaya geldiğimin önceden habercisi, bir tür rahatlık olmuş olsa gerek. Bizim cüce gene geliyor, kapıyı mapıyı kapatalım gibilerinden. Bu harika şapka dışında kostümün diğer öğeleri kırmızı bir kaftan, altında renkli bir şalvar, belde kemer. Bunların çok hastası değilim, yedi yaşındaki halime bile biraz gereksiz geliyor. Ağır kaftana bakıp bakıp “Köyde tarlada bunlarla mı çalışıyorlar, acayip rahatsızmış,” diye aynı anda on kadar yanlışa imza atan, inanılmaz bir apartman çocuğu gözlemi yaptığımı hatırlıyorum. Evde koca kafamla bunları düşünüp, okulda dersten sonra folklör çalışmalarına katılıyorum. Niyeyse bize bir de kostümle prova yaptırmak, kimsenin aklına gelmiyor.

Tören günü gelip çatıyor ama gece geç yenen yemeğin rüyası gibi, rahatsız. Sınıfta herkesin küçük kardeşi mi varmış, düşen olursa yaralanmasın diye halısaha gibi zemine bebek mi sermişler, o gün salonda çok ama çok fazla bebek vardı sanki. Midemde düğümlenen, inip çıkan bir sinir grubu devamlı yokluyor, aylardır bu gün için sevinip heyecanlandığıma inanamıyorum. Bizden önce sahneye çıkan çocukları gördükçe başım filan ağrıyor, o gün efsanevi bir huysuzluktayım, ablamlardan biri sonunda beni kenara çekip “Sana ne oldu bugün?” diye azar çekiyor. İki bin kadar bebeğin önünde dans etme fikri beni çok korkutuyor ama kimseye söyleyemiyorum. Folklör şapkam da başımda, benimki dünyanın en genç, dertli ve şıngırdayan kafası.

Bundan sonrasını hafızam değil, o günün video kaseti daha iyi belgelemiş. Ben sadece canımın sıkıldığını, işlerin hiç iyi gitmediğini hatırlıyorum. Ama o video kasette bomba şeyler gizli. Sahneye çıkıyoruz. Benim suratımda hala hoşuma gitmeyen panikli bir durumda ortaya çıkan o garip ifade var: Gözlerim hafif içeri kaçmış gibi, ağzım küçücük. Sahneye ip gibi diziliyoruz, müzik başlıyor. Daha ilk sağa dönüşü yaparken benim paralı şapkanın hafiiif kenara kaydığını, benim bir sonraki figürü yakalama pahasına şapkayı düzeltmek gibi bir hataya düştüğümü görüyoruz. Suratım, affedersiniz, tam manasıyla bombok. Bir sol yapıyorum, şapka bir tarafa, ben bir tarafa. Benden başka kimsenin şapkasına bir şey olmuyor, nedenini anlayamıyorum. Şapkamı zorl bela yerine oturturken bunlar bambaşka bir figüre geçiyorlar, ter içindeyim, zaten bu işe yeteneğim de yok, tamamen ezberin getirdiği bir güçle orada bulunuyorum, olay tamamen kopuyor. Arada bir yerlerde benden başka herkesin şapkasında siyah bir lastik olduğunu görüp beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bu yüzden onlarınki düşmüyor! Büyük hesap bana vurdu! Artık bütün ekip çaydaçıra derdinde, ben şapkanın kafamda durması derdindeyim. Yüzümde inanılmaz bir panik var. Şapkadan vazgeçersem tahtımdan olacağım, sahneye Bolşevikler gelip vuracak sanki. Şapka kostümün bir parçası. Tek şapkasız ben olamam. Bu düsturla kısa sürede ekipte tek bir figürü dahi tam yapamayan ben oluyorum ama. Tamamen bambaşka bir gündemim var artık. Arada tek elim kafamda şapkayı tutarken, sadece ayaklarımla bir takım zavallı teşebbüslerde bulunurken görüyoruz beni. Perişan haldeyim. Bu aralarda bir yerlerde annem ve ablamın seslerinin izleyenlerin içinden bana ulaşacak kadar yükseldiğini farkediyorum, ikisi de telaşla “Şapkayı bırak! Onu boşver! Yere bırak!” diyorlar. Şapkayı boşveremem. O kostümün parçası.

Bana 120 dakika, dram türünde gelen o acı anlar bittiğinde, yaşadığım strese, başıma gelene inanamaz halde sahnenin arkasında oturmuştum. Öğretmen, arkadaşlarım bir şey dedi mi, onu hatırlamıyorum. Hareketleri de bir güzel ezberlemiştim, bu şapka işi çok kötü oldu. Annemin üzülmememi, gene de güzel yaptığımı söylediğini hatırlıyorum ama üzülmemem için söylediğini farkettiğimi de. Şapkam kucağımda, yaşadığım hezimetin şokunda, öylece tuzluk gibi oturmuştum.

O günden beri her zaman kostümün yanında oldum, dans ekibiymiş bilmemneymiş, bir daha da o biçimde hiç bulaşmadım. Bu etkinlikleri de aslında çocuklar limitlerini öğrensinler diye yapıyorlar herhalde, okul müsameresinde kimsenin eğlendiğine şahit olmadım bugüne kadar. Hepsi, bir daha ne yapmayacağına dair bir ders. Ben kaftanımı giyer, otururum, Beyonce klibi izlerim. Tam olarak ne yaptığına aklım bile ermez, ama saygıyla gene de izlerim. 

14 07 2012

Erika Stone. Paris bit pazarı, 1981. 

Erika Stone. Paris bit pazarı, 1981. 

08 07 2012

Ayşen Gruda, domates asasıyla. Fotoğraf DipSahaf’tan. 

Ayşen Gruda, domates asasıyla. Fotoğraf DipSahaf’tan. 

08 07 2012

Bil Witt. Lower East Side’da bakışlar, 1948.

Bil Witt. Lower East Side’da bakışlar, 1948.

24 06 2012

Consuelo Kanaga

Consuelo Kanaga

22 06 2012

Hava otuzbeş derece! Sen benimle alay mı ediyorsun? Müdürünü çağır! 
Bu da buzkırıcı gemiymiş. İşi oymuş, buz kırıyor. Sizinki de hayat yani. Tek derdiniz buz kırmak. Burada gemicilerden biri kangrenli parmağını kaldırıp bana gösteriyor, ben de çenemi kapıyorum ama geri dönerken zor duyulur sesle, pasif agresif “Gene de bence sıcak daha kötü,” demeyi de ihmal etmiyorum. 

Hava otuzbeş derece! Sen benimle alay mı ediyorsun? Müdürünü çağır! 

Bu da buzkırıcı gemiymiş. İşi oymuş, buz kırıyor. Sizinki de hayat yani. Tek derdiniz buz kırmak. Burada gemicilerden biri kangrenli parmağını kaldırıp bana gösteriyor, ben de çenemi kapıyorum ama geri dönerken zor duyulur sesle, pasif agresif “Gene de bence sıcak daha kötü,” demeyi de ihmal etmiyorum. 

21 06 2012

Fotoğraf Tom Wood’un.
Bozuk plak gibi olacak ama heyecanımı da içimde tutamam, size Günden Kalanlar’ın son sayfasından bildiriyorum. Bir de o son sayfadan sonra, okuyup bitirmişim üç saniye geçmemiş, arka kapakta kitabın kasede sesli kaydedilmiş versiyonunun reklamı çıktı mı karşıma? Elimdeki kopyanın 1989 baskısı olduğunu o an farkettim. İşte o reklam, nostalji ve pişmanlık koltuğuma son çiviyi çaktı. Tam oldum. Ay kaset de vardı değil mi, dedim, kaset diye bir şey de, bir zaman oldu. 
Ne diyeyim? Günden Kalanlar için ben ne diyeyim? Öncelikle arkadaşlar büyük hadise var. Ortasına yaklaşmadan önce romanın gerçek tekmesinin gelecek ve olacaklardan ziyade, uşağın sesindeki o sıkışıklıkta gizli olduğu hissini alınca, ben okumayı yavaşlattım. Hissediyorsun, bunun alamet-i farikası bu ses, bu tıkız, gülünç ve acıklı ses, diyorsun ki ben de nasıl olsa ruh hastasıyım, bu kafayı duvara yavaş yavaş vurma duygusunun tadını çıkarayım. (Kafasındaki buz torbasını düzeltiyor) Söylenenin değil de söylenmeyenin peşine düşmek gerektiğini okuyana o biçimde farkettirmek de yani… İşte bazen “Yazarlık iş değil büyüdür,” diyenlere hak verecek oluyorsun. Ay büyü müyü neler diyorum, kazara dinden çıkacağız. Özetle Ishiguro olayı toparlamış, paketlemiş, elde usul usul yanan bir kalp kırıklığına dönüştürmüş. Başlarken arkadaşım “O romanın dilindeki inatçı basitlik eleştirilir biraz, neden hiç anlamam,” demişti, valla ben de hiç anlamadım. Bence bomba gibiydi, amansızdı, rakiplerine göz açtırmadı. Bence bu konuda başka şey düşünen herkesin at gözlüklerini fırlatıp yeni dünyaya ayak uydurması gerekiyor. Herkes çok bilmesin bakalım! (Artık burada bir şeyi çok sevince çocuğa dönüşen o insanın hazin temsiliyle karşı karşıyayız) 
Sonucun itibarıyla, pişmanlık da bir sanat işte. Korkunç bir şey. (“Pişmanlık mı? Ay çok korkarım! Ay öldürür müsün lütfen ben hiç bakamam!”) Hissetmemek için insanüstü önlemler gerekiyor. Allahaşkına bir el değdirin de Günden Kalanlar’ı bir okuyun. Yaz tatiline denk getirmeyin plajda üzüntüden ikibin yıllık mermer büst gibi kalakalırsınız. Şaka şaka öyle değil, aynı zamanda çok da komik. O yüzden daha da üzücü! Ve belki çok daha komik! Günden Kalanlar: Gülerken ağlayanlar için! Ay siz bana bakmayın, ben herhalde yaşlanıyorum. Hadi görüşürüz!

Fotoğraf Tom Wood’un.

Bozuk plak gibi olacak ama heyecanımı da içimde tutamam, size Günden Kalanlar’ın son sayfasından bildiriyorum. Bir de o son sayfadan sonra, okuyup bitirmişim üç saniye geçmemiş, arka kapakta kitabın kasede sesli kaydedilmiş versiyonunun reklamı çıktı mı karşıma? Elimdeki kopyanın 1989 baskısı olduğunu o an farkettim. İşte o reklam, nostalji ve pişmanlık koltuğuma son çiviyi çaktı. Tam oldum. Ay kaset de vardı değil mi, dedim, kaset diye bir şey de, bir zaman oldu. 

Ne diyeyim? Günden Kalanlar için ben ne diyeyim? Öncelikle arkadaşlar büyük hadise var. Ortasına yaklaşmadan önce romanın gerçek tekmesinin gelecek ve olacaklardan ziyade, uşağın sesindeki o sıkışıklıkta gizli olduğu hissini alınca, ben okumayı yavaşlattım. Hissediyorsun, bunun alamet-i farikası bu ses, bu tıkız, gülünç ve acıklı ses, diyorsun ki ben de nasıl olsa ruh hastasıyım, bu kafayı duvara yavaş yavaş vurma duygusunun tadını çıkarayım. (Kafasındaki buz torbasını düzeltiyor) Söylenenin değil de söylenmeyenin peşine düşmek gerektiğini okuyana o biçimde farkettirmek de yani… İşte bazen “Yazarlık iş değil büyüdür,” diyenlere hak verecek oluyorsun. Ay büyü müyü neler diyorum, kazara dinden çıkacağız. Özetle Ishiguro olayı toparlamış, paketlemiş, elde usul usul yanan bir kalp kırıklığına dönüştürmüş. Başlarken arkadaşım “O romanın dilindeki inatçı basitlik eleştirilir biraz, neden hiç anlamam,” demişti, valla ben de hiç anlamadım. Bence bomba gibiydi, amansızdı, rakiplerine göz açtırmadı. Bence bu konuda başka şey düşünen herkesin at gözlüklerini fırlatıp yeni dünyaya ayak uydurması gerekiyor. Herkes çok bilmesin bakalım! (Artık burada bir şeyi çok sevince çocuğa dönüşen o insanın hazin temsiliyle karşı karşıyayız) 

Sonucun itibarıyla, pişmanlık da bir sanat işte. Korkunç bir şey. (“Pişmanlık mı? Ay çok korkarım! Ay öldürür müsün lütfen ben hiç bakamam!”) Hissetmemek için insanüstü önlemler gerekiyor. Allahaşkına bir el değdirin de Günden Kalanlar’ı bir okuyun. Yaz tatiline denk getirmeyin plajda üzüntüden ikibin yıllık mermer büst gibi kalakalırsınız. Şaka şaka öyle değil, aynı zamanda çok da komik. O yüzden daha da üzücü! Ve belki çok daha komik! Günden Kalanlar: Gülerken ağlayanlar için! Ay siz bana bakmayın, ben herhalde yaşlanıyorum. Hadi görüşürüz!

21 06 2012

Guy Pene du Bois, Paris, 1905.

Guy Pene du Bois, Paris, 1905.

20 06 2012

Vesna Pavlovic

Vesna Pavlovic

14 06 2012

Bu çalışmamız 1777 yılında dönemin abartılı saç modelleriyle alay etmek için yapılmış ama ben ne fikirde, ne önümde gördüğümde bir kusur bulamadım. Biraz volüm, sadece biraz volüm…

Bu çalışmamız 1777 yılında dönemin abartılı saç modelleriyle alay etmek için yapılmış ama ben ne fikirde, ne önümde gördüğümde bir kusur bulamadım. Biraz volüm, sadece biraz volüm…

13 06 2012

Turk Hamami, Sylvia Sleigh, 1973.
Senin Turkce karakterlerin nerede! Utanmiyor musun boyle rezil gibi gezmeye? Hocam cok ozur dilerim futbol oynuyorduk da.
…Kısıtlı klavye o kadar hoşuma gitmedi ki, eve döndüm. Şaka şaka. Olan biteni kaydedip sabunlu serüvenimize evden devam etmeye karar verdim. Sleigh’in bu çalışmasında bir güzellik de var ama, yok mu? Renklerin hepsi etçil, resimde tuhaf bir rahatsızlık hissi, hafif bir dişçi bekleme odası atmosferi… Sanki hamamın değil de hamamı yanlış anlamanın resmi. Bu uyduruk hamamın ziyaretçilerini ilk gördüğümde aklıma şu eski gazete haberi geldi:

Bitlilerin buluşma noktası. Sleigh hakikaten nerede saçlı varsa bulup hırlı hırsız demeden hamamına doldurmuş. Hamamına diyorum, çünkü son kertede resimde hoşuma ve komiğime giden belki de ressamın erkekleri atölyesine fuhuş otobüsü konforsuzluğunda doldurup, arkaya bir de kilim asıp adına hamam demesi oldu. Modellerini sinsice objeleştirmiş. Ne olup bittiğini anlamasınlar diye ellerine çalgı da vermiş. Üstüne gitarcının çaresizliği ve keltoşun yalnızlığı da eklenince… Hem resmin ışığı da gerçekten inanılmaz. (Işıktan bahsettim ya, hemen gerçek ve elle tutulur bir eleştiriye dönüştü, hiçbir eksiği kalmadı)

Turk Hamami, Sylvia Sleigh, 1973.

Senin Turkce karakterlerin nerede! Utanmiyor musun boyle rezil gibi gezmeye? Hocam cok ozur dilerim futbol oynuyorduk da.

…Kısıtlı klavye o kadar hoşuma gitmedi ki, eve döndüm. Şaka şaka. Olan biteni kaydedip sabunlu serüvenimize evden devam etmeye karar verdim. Sleigh’in bu çalışmasında bir güzellik de var ama, yok mu? Renklerin hepsi etçil, resimde tuhaf bir rahatsızlık hissi, hafif bir dişçi bekleme odası atmosferi… Sanki hamamın değil de hamamı yanlış anlamanın resmi. Bu uyduruk hamamın ziyaretçilerini ilk gördüğümde aklıma şu eski gazete haberi geldi:

Bitlilerin buluşma noktası. Sleigh hakikaten nerede saçlı varsa bulup hırlı hırsız demeden hamamına doldurmuş. Hamamına diyorum, çünkü son kertede resimde hoşuma ve komiğime giden belki de ressamın erkekleri atölyesine fuhuş otobüsü konforsuzluğunda doldurup, arkaya bir de kilim asıp adına hamam demesi oldu. Modellerini sinsice objeleştirmiş. Ne olup bittiğini anlamasınlar diye ellerine çalgı da vermiş. Üstüne gitarcının çaresizliği ve keltoşun yalnızlığı da eklenince… Hem resmin ışığı da gerçekten inanılmaz. (Işıktan bahsettim ya, hemen gerçek ve elle tutulur bir eleştiriye dönüştü, hiçbir eksiği kalmadı)

12 06 2012

Death and the Masks, James Ensor, 1897. 

Death and the Masks, James Ensor, 1897. 

10 06 2012

Anthony Hopkins de işte, Anthony Hopkins. Çok büyük aktör. Anladık yani.
Geçen gün niye bilmiyorum, şeytan dürttü, oturdum Meet Joe Black filmini tekrar izledim. Film ilk çıktığında ben onbir yaşındaydım, izlediğimde daha sonradan iyice dallanıp budaklanacak ölüm merakımı ve yeni yeşermekte olan romans düşkünlüğümü bir araya getirip beni iyice bir sarsalamıştı. Ama ölüm, yakışıklı ve sarı röfleli bir adamdı! Ölüm de sevebilirdi! Filan. Tabii ikinci izlediğimde filmdeki anlamsız boşluklara kafamı, bacaklarımı ve son olarak küçük bir araba sokmak istedim. Senaryo o kadar çok saçmalığa birden ve de Brad Pitt çocukadam sevimliliği zoruyla inanmamı talep etti ki, beşinci dakikasından cıvık cıvık gülmeye başladım. Bir çocukluk yaldızı daha böylece suya döküldü ama hiç üzülmedim, bazı şeyi gülünçlüğüyle sarmalayarak kabul edip şevkatini esirgememeyi başarıyorsun. Ben de dünyanın en sahte sarışını Joe Black’e böyle bakmayı seçtim. 
Filmde herkesin ne kadar ama ne kadar kofti bir oyunculuk sergilediğini farkedince küçük bir perde aralandı: Ben demek filmde yaşlanmakta olan bir medya patronunu oynayan Anthony Hopkins’i kimsenin “Usta gene coşturuyor,” diyemeyeceği bir filmde izlememişim daha önce. Bizim sarışın artı dünyanın en unutulabilir esas kızının yanında Anthony Hopkins’in “Çocuklar bir dakika metot geliyor, biraz durursanız kafanıza metot oyunculuğu atacağım,” aktörlüğü o kadar, o kadar komik kaldı ki birden. İşte Ölüm hayatında ilk defa (Ölümün hayatında bir ilk… Düşünebiliyor musunuz? Resmen kaşlarım döküldü) fıstık ezmesi yiyecek, Brad Pitt bugün seksen yaşında hala devam ettirdiği şeytan tüylü çocuk şaşkınlığı hareketlerini yapıyor, sağa sola boncuk boncuk bakıyor, işte “Arkadaşlar ben Ölüm’üm ama görüyorsunuz ense kulak da yerinde, resmen CAN yakıyorum,” biçiminde… Bir Doksanlar Cazibesi geçidi. Bu rezil şeyler olurken arkada bir yerlerde Anthony Hopkins ekranlara sığmayan kocaman Aktör kafasıyla öyle garip ve ciddi bir oyunculuk sergiliyor ki. Allahın koltuğuna öyle bir inanç ve niyetle bakıyor ki, elyafı değil koltuğun içinde gizli Oskar’ı görmeye çalışıyor sanki. Hopkins dışındaki herkes ekmeğinin peşinde, biri kız peşinde, biri bir sonraki rolün peşinde, film bile kendi diyeceğinin değil gişesinin peşinde ama Anthony Hopkins… o sadece koltuğun peşinde. Benim birden öyle bir sinirim bozuldu ki. Helikopterden atlıyor gülüyorum, dünyanın en sıradan sahnesine iki yüz tane mimik yetiştirmesine gülüyorum, gülüyorum Allah gülüyorum - “Belli buradan Oskar çıkmayacak, biraz rahatla, onun derdine de sen düşme, kaskatı kalacaksın,” diyorum gene gülüyorum. Çocukluk yaldızı düştü ama üzülmedim dedim ya, herhalde biraz vakit de olmadı, filmin bir türlü saklayamadığı, aktörlerin bağlam ve durumdan bağımsız ne kadar manyak olabildikleri gerçeğine şaşırıyordum. Öyle olabilmek ve kalabilmek, gerçekten efsunlu bir şey olmalı. 
İki paragraf önce kadar “Allahaşkına ne anlatıyorsun,” diyecektiniz ama ben niyetimi baştan biliyordum! Şunu diyecektim: Bütün bu sebeplerin sebebiyle, ben Ishiguro’nun romanından uyarlanan “Günden Kalanlar” filmini izlemiş, etkilenmiş fakat tam şey yapamamışım. Hopkins orada da lanet mavisi gözlerini konuşturmuş, kesin tahta malikaneyi ortasından çatlatacak kadar da iyi oynamıştır, şüphe de duymuyorum, ama tam da o sebepten koskoca kellesiyle Anthony Hopkins Anthony Hopkins’den başka bir şey olamaz artık. O İngiliz uşak, katiyen olamaz. Ishiguro’nun romanına üç gün önce ve senelerce geç kalarak başladığım an, bunu anladım. Kahrolsun metodunuz, oldum, ben bütün kitabı hesaplı kırılan Oskarlı oyuncu sesiyle okumak zorunda mıyım? 
Sonucun itibarıyle röfleli veya röflesiz, Halivudla veya değil, Günden Kalanlar’a bir şans veriniz. Dilinin kontrolünde ve sadeliğinde nice mucizeler gizli bu romana, vakit bulursanız merhaba deyiniz. Kız meselesinden vakit bulup iki dakika doğru dürüst kitap okusa, eminim Ölüm de bu romanı beğenirdi. Acaba Ölüm yakışıksız kişileştirmeler hakkında ne düşünüyor? Acaba Ölüm saçını nerede yaptırıyor? İnsanın sordukça sorası geliyor. Hadi görüşürüz!

Anthony Hopkins de işte, Anthony Hopkins. Çok büyük aktör. Anladık yani.

Geçen gün niye bilmiyorum, şeytan dürttü, oturdum Meet Joe Black filmini tekrar izledim. Film ilk çıktığında ben onbir yaşındaydım, izlediğimde daha sonradan iyice dallanıp budaklanacak ölüm merakımı ve yeni yeşermekte olan romans düşkünlüğümü bir araya getirip beni iyice bir sarsalamıştı. Ama ölüm, yakışıklı ve sarı röfleli bir adamdı! Ölüm de sevebilirdi! Filan. Tabii ikinci izlediğimde filmdeki anlamsız boşluklara kafamı, bacaklarımı ve son olarak küçük bir araba sokmak istedim. Senaryo o kadar çok saçmalığa birden ve de Brad Pitt çocukadam sevimliliği zoruyla inanmamı talep etti ki, beşinci dakikasından cıvık cıvık gülmeye başladım. Bir çocukluk yaldızı daha böylece suya döküldü ama hiç üzülmedim, bazı şeyi gülünçlüğüyle sarmalayarak kabul edip şevkatini esirgememeyi başarıyorsun. Ben de dünyanın en sahte sarışını Joe Black’e böyle bakmayı seçtim. 

Filmde herkesin ne kadar ama ne kadar kofti bir oyunculuk sergilediğini farkedince küçük bir perde aralandı: Ben demek filmde yaşlanmakta olan bir medya patronunu oynayan Anthony Hopkins’i kimsenin “Usta gene coşturuyor,” diyemeyeceği bir filmde izlememişim daha önce. Bizim sarışın artı dünyanın en unutulabilir esas kızının yanında Anthony Hopkins’in “Çocuklar bir dakika metot geliyor, biraz durursanız kafanıza metot oyunculuğu atacağım,” aktörlüğü o kadar, o kadar komik kaldı ki birden. İşte Ölüm hayatında ilk defa (Ölümün hayatında bir ilk… Düşünebiliyor musunuz? Resmen kaşlarım döküldü) fıstık ezmesi yiyecek, Brad Pitt bugün seksen yaşında hala devam ettirdiği şeytan tüylü çocuk şaşkınlığı hareketlerini yapıyor, sağa sola boncuk boncuk bakıyor, işte “Arkadaşlar ben Ölüm’üm ama görüyorsunuz ense kulak da yerinde, resmen CAN yakıyorum,” biçiminde… Bir Doksanlar Cazibesi geçidi. Bu rezil şeyler olurken arkada bir yerlerde Anthony Hopkins ekranlara sığmayan kocaman Aktör kafasıyla öyle garip ve ciddi bir oyunculuk sergiliyor ki. Allahın koltuğuna öyle bir inanç ve niyetle bakıyor ki, elyafı değil koltuğun içinde gizli Oskar’ı görmeye çalışıyor sanki. Hopkins dışındaki herkes ekmeğinin peşinde, biri kız peşinde, biri bir sonraki rolün peşinde, film bile kendi diyeceğinin değil gişesinin peşinde ama Anthony Hopkins… o sadece koltuğun peşinde. Benim birden öyle bir sinirim bozuldu ki. Helikopterden atlıyor gülüyorum, dünyanın en sıradan sahnesine iki yüz tane mimik yetiştirmesine gülüyorum, gülüyorum Allah gülüyorum - “Belli buradan Oskar çıkmayacak, biraz rahatla, onun derdine de sen düşme, kaskatı kalacaksın,” diyorum gene gülüyorum. Çocukluk yaldızı düştü ama üzülmedim dedim ya, herhalde biraz vakit de olmadı, filmin bir türlü saklayamadığı, aktörlerin bağlam ve durumdan bağımsız ne kadar manyak olabildikleri gerçeğine şaşırıyordum. Öyle olabilmek ve kalabilmek, gerçekten efsunlu bir şey olmalı. 

İki paragraf önce kadar “Allahaşkına ne anlatıyorsun,” diyecektiniz ama ben niyetimi baştan biliyordum! Şunu diyecektim: Bütün bu sebeplerin sebebiyle, ben Ishiguro’nun romanından uyarlanan “Günden Kalanlar” filmini izlemiş, etkilenmiş fakat tam şey yapamamışım. Hopkins orada da lanet mavisi gözlerini konuşturmuş, kesin tahta malikaneyi ortasından çatlatacak kadar da iyi oynamıştır, şüphe de duymuyorum, ama tam da o sebepten koskoca kellesiyle Anthony Hopkins Anthony Hopkins’den başka bir şey olamaz artık. O İngiliz uşak, katiyen olamaz. Ishiguro’nun romanına üç gün önce ve senelerce geç kalarak başladığım an, bunu anladım. Kahrolsun metodunuz, oldum, ben bütün kitabı hesaplı kırılan Oskarlı oyuncu sesiyle okumak zorunda mıyım? 

Sonucun itibarıyle röfleli veya röflesiz, Halivudla veya değil, Günden Kalanlar’a bir şans veriniz. Dilinin kontrolünde ve sadeliğinde nice mucizeler gizli bu romana, vakit bulursanız merhaba deyiniz. Kız meselesinden vakit bulup iki dakika doğru dürüst kitap okusa, eminim Ölüm de bu romanı beğenirdi. Acaba Ölüm yakışıksız kişileştirmeler hakkında ne düşünüyor? Acaba Ölüm saçını nerede yaptırıyor? İnsanın sordukça sorası geliyor. Hadi görüşürüz!

10 06 2012

1930’lar, Varşova’da bir evcik. Fotoğrafçısı Roman Vishniac.
Eveeeet. Bütün iç kıyıcılığıyla, yaz da geldi ama, değil mi?
Sıcak havaya katiyen dayanamadığım için bir kaç sene önce bir Haziran başı, yazın geldiğini kabul etmemeye yemin etmiştim. Her savaşı da duyurma merakımdan, Allah bilir notunu buraya da düşmüşümdür. Yaz gelmemiş gibi, hava sıcak değilmiş gibi davranacak, yürüyecek ve giyinecektim, böylece yaz gelmemiş olacaktı, huzurum kaçmayacaktı. Böyle yazınca anlatması zevkli, yapmacık, şekerli ve gösterme bir inat gibi duruyor, ama yeminler ederim ki bir noktaya kadar, olabildiğince devam ettirdim bu  mücadeleyi. Bu inanılmaz derecede çocukça oyunu tamamına erdirmek için elimden geleni yaptım, günler geçti. Fakkaaaat.. Benim yazın o yaz da pekala geldiğini, o yaz gene her yaz gibi tavuk gibi üç ay yarı baygın kaldığımı kabul etmem neredeyse ekim ayını buldu. Hazin, ama doğru, insanın bazı palavraları toparlaması zaman ve başka türlü bir düşünce biçimi gerektiriyor. (Burada biraz durup artık hayatı bütün dönemeçleriyle tamamen kavradığımı anlatan şarkılardan oluşan, kapağında siyah beyaz ve kalender ufka baktığım son albümümü havaya kaldırıyorum)
Canımdan çok sevdiğim 93 Numara’yı biraz boşladığımı farketmişsinizdir. Başka şeyler yazmaya ve okumaya çalışıyordum, hala öyle yapıyorum. Dört buçuk senedir neredeyse her gün, garip bir görev bilinciyle güncellediğim küçük müzem, 2012’nin gelişiyle biraz topalladı. Böyle şeyler olabiliyor. Heyecanım filan hiç sönmedi, artık heyecan da ne demekse, sanki yerel futbolcuyum - Ama hala inanın iki fotoğrafı yanyana görsem hemen telefonumu çıkarıp notunu alıyorum. Hala bir sürü şeyi aynı görev bilinciyle biriktiriyorum. Sadece herhalde inat ve ihtiraslarımın ayarlarıyla oynamam, artık çocuk olmadığım fikrini tamamen kucaklamam gerekti, her şeyin ucunda ampul arıyorum. Bunlar olurken de kabak geçici olarak 93 Numara’ya patladı, emeklilikte yorgunluk atmaya çalışırken yanlışlıkla alkolik olan adama dönüştüm. Böyle şeyler de olabiliyor. 
Belki biraz kıl oldunuz ama insanın kendi mağarasını seçip, doldurup boşaltmasında gizli de bir zarafet var. Biraz anlayış! Sempati, empati ve apati! …Ve yaza merhaba! (Albümü tekrar kaldırıyor ve kameraya doğru tutuyor)

1930’lar, Varşova’da bir evcik. Fotoğrafçısı Roman Vishniac.

Eveeeet. Bütün iç kıyıcılığıyla, yaz da geldi ama, değil mi?

Sıcak havaya katiyen dayanamadığım için bir kaç sene önce bir Haziran başı, yazın geldiğini kabul etmemeye yemin etmiştim. Her savaşı da duyurma merakımdan, Allah bilir notunu buraya da düşmüşümdür. Yaz gelmemiş gibi, hava sıcak değilmiş gibi davranacak, yürüyecek ve giyinecektim, böylece yaz gelmemiş olacaktı, huzurum kaçmayacaktı. Böyle yazınca anlatması zevkli, yapmacık, şekerli ve gösterme bir inat gibi duruyor, ama yeminler ederim ki bir noktaya kadar, olabildiğince devam ettirdim bu  mücadeleyi. Bu inanılmaz derecede çocukça oyunu tamamına erdirmek için elimden geleni yaptım, günler geçti. Fakkaaaat.. Benim yazın o yaz da pekala geldiğini, o yaz gene her yaz gibi tavuk gibi üç ay yarı baygın kaldığımı kabul etmem neredeyse ekim ayını buldu. Hazin, ama doğru, insanın bazı palavraları toparlaması zaman ve başka türlü bir düşünce biçimi gerektiriyor. (Burada biraz durup artık hayatı bütün dönemeçleriyle tamamen kavradığımı anlatan şarkılardan oluşan, kapağında siyah beyaz ve kalender ufka baktığım son albümümü havaya kaldırıyorum)

Canımdan çok sevdiğim 93 Numara’yı biraz boşladığımı farketmişsinizdir. Başka şeyler yazmaya ve okumaya çalışıyordum, hala öyle yapıyorum. Dört buçuk senedir neredeyse her gün, garip bir görev bilinciyle güncellediğim küçük müzem, 2012’nin gelişiyle biraz topalladı. Böyle şeyler olabiliyor. Heyecanım filan hiç sönmedi, artık heyecan da ne demekse, sanki yerel futbolcuyum - Ama hala inanın iki fotoğrafı yanyana görsem hemen telefonumu çıkarıp notunu alıyorum. Hala bir sürü şeyi aynı görev bilinciyle biriktiriyorum. Sadece herhalde inat ve ihtiraslarımın ayarlarıyla oynamam, artık çocuk olmadığım fikrini tamamen kucaklamam gerekti, her şeyin ucunda ampul arıyorum. Bunlar olurken de kabak geçici olarak 93 Numara’ya patladı, emeklilikte yorgunluk atmaya çalışırken yanlışlıkla alkolik olan adama dönüştüm. Böyle şeyler de olabiliyor. 

Belki biraz kıl oldunuz ama insanın kendi mağarasını seçip, doldurup boşaltmasında gizli de bir zarafet var. Biraz anlayış! Sempati, empati ve apati! …Ve yaza merhaba! (Albümü tekrar kaldırıyor ve kameraya doğru tutuyor)

10 06 2012