“Oyuncak denizinin en iyi yüzücüsü” deyince aklıma 2009 yılında (Anam! Zamanlar geçmiş) buraya koyduğum, Jayne Mansfield’ın bu fotoğrafı geldi.
Mansfield çeviri bir tabirle “Fakir adamın Marilyn Monroe’su” diyebileceğimiz, yarıciddi aktris ve seks bombası. Ama bir, pek iyi filmlerde oynamadığından, iki, iyi bir aktris olmadığından ve üç, şöhrete memişleriyle tutunduğunu gizleme gayretini hiç göstermediğinden, pek öyle saygıyla filan anılmıyor galiba. Mansfield’ın çok ünlü kişilerin yanına fotoğrafçılarla gidip çat diye can dostuymuş gibi poz verme huyu varmış mesela. Bu hareketin küçük ünlünün ekmeğini oyma biçimi olduğunun 2012 yılında biz pekala farkındayız - Ama bir yerlerde okuduğuma göre ya Mansfield bu mükemmel huyun icatçısı, ya da kaynağa geçecek kadar agresif ve ihtiraslı bir uygulayıcısı. En bilinen fotoğraflarından biri de “kadın kıskançlığı” konulu haberlerin emektar görseli, Sophia Loren’e bitiştiği şu fotoğrafı:

Ya Mansfield’ın büyük şöhrete yengeç gibi yan yan yaklaşma huyunu daha önce okuduğumdan, ya da “kadın haseti” konulu yazılara sinirimden (Kıskanıyor olmayasın?) bu fotoğrafa baktığımda kıskançlıktan başka, çok komik bir şey görür gibi olurum: Anketörden kurtulamadığımızı kabul ettiğimiz o an. Çünkü bir diğer pozda Mansfield’ın Loren’in masasına yaklaştığı anı ve olan bitenin sonuna kadar farkında bir Loren’in “Etrafta bir şey mi var?” gibilerinden rahatsız bir kör bakışı attığını görebiliyoruz.

Sonucun itibarıyle, memiş hasetiyle veyahut değil, Mansfield da böyle alem bir kadın, toprağı bol olsun. Ne kimsenin kahramanı olduğunu, ne üniversiteli duvarında posterini, hiç görmedim. Ben de bu oyuncaklı fotoğrafı görene kadar kim olduğunu pek bilmezdim. Üstüne tuğla gibi mitoloji oturtulmadığından, her baktığım yerde görmediğimden ve bir de kendisine sarışın ve kırık hayal devlet başkanı muamelesi yapılmadığından, Mansfield fikir olarak bana o kadar yorucu da gelmiyor. Üstelik hazin sonsa hazin son - Otuz küsür yaşında boksör sevgilisinin yanında, arkasında üç çocuk bırakarak da feci bir araba kazasında ölmüş müdür, ölmüştür. (Burada kafamla da ukala ukala onaylıyorum) Son olarak, diyorlar ki, sözkonusu araba kazasından tek bir fotoğraf, Mansfield’ın sırma buklelerini kırık bir araba camı üzerinde gösterdiğinden kazada kafasının tamamen uçtuğuna dair bir söylenti de olmuş. Takdir edersiniz ki rahatsız bir yetişkin olmam sebebiyle bu fotoğrafı çok uzun zaman aradım fakat bir türlü bulamadım - Yalnız bu şüphenin kaynağı büyük ihtimalle çarpışmanın gücüyle cama uçan kaderine küskün, zavallı bir perukmuş. Bu peruk denen şeyi de kuşkudan mı yapıyorlar nedir, etrafları her zaman söylenti ve acabayla sarılı oluyor.
“Oyuncak Denizinin En İyi Yüzücüsü” bence inanılmaz sanatkarane ve artık görmediğimiz bir gazete yazarlığı örneği. 1992 yılının Milliyet’i, çak bir beşlik! Fakat haberin kendisinde acaba İnhan kadın olduğu için mi milyonlarca oyuncağı eliyle yaptığı, amiral kıyafetli bir tür Noel Baba olduğu iması var? Hani kadın olunca her şeye sevgi katma zorunluluğu, bilirsiniz, - işkadının elyaf ayıyı nefretle, tiksinerek üretememesi, doğasının buna bir türlü müsade etmemesi… Daha önce katıldığım katliamlarda benim de deneyimlediğim hisler. Tabiat meselesi!
Mahallenin delisi Mel Gibson’ın Genç İsa’nın Acıları filmi gösterime girdiğinde ben lisede miydim? Bir de kepaze gibi İsa’nın Tutkusu diye beşinci sınıf erotika biçiminde çevirmişlerdi filmin adını. (“Olamaz mı? Peygamber diye yani, tutkuları olamaz mı!”) Herhalde lise gibi, onaltı gibi bir şeyler - Direndim, izlemedim. “Mel Gibson’ın inanç muhasebesinden bana ne, araba kovalamacası mı varmış içinde, umrumda değil, Mel Gibson benim babam değil, bana karışamaz, ben odama gidiyorum, sakın haçla girmesin, hepinizden nefret ediyorum,” gibilerinden, dediğim gibi, yaş sebebiyle. Sonra bir-iki sene sonra ben buna bir gece Digiturk’te rastlayıp da, kilitlendim mi? Ama şeytan çok etkileyiciydi sahiden de, nasıl boğuk boğuk öyle bir karanlığın sesini de üfledi, kaşsız, borçsuz ve cinsiyetsiz?
Bugün gene şeytan temsili gezerken birden aklıma gelip de bu sahneye bakınca, “Ay Allah bağışlasın, kaç aylık?” oldum. İçime kazınmış. Şöyle bir yuvarlak değerlendirince Mel Gibson o filmle parayı en çok kötülüğün temsiline yatırmış, hayat niyetinin tam tersine düşmüş sayılır. Parayı sakala verdin, loto şeytana vurdu! Hayat gece yarısı film izlerken başımıza gelenlerdir. (Şikayetiniz sisteme girmiştir.)
Böyle bayağı köşe yazarlığı yapmak gibi olmasın ama paylaşmayayım da öleyim mi yani, ben dün Werner Herzog’u gördüm, üstelik de çok yakından sincap gözlerle! Sinemada İdam Portreleri’nden artan bölümleri izledik, sonra Hacı Bumbala gibi kendi de göründü kalabalığa. Zaten benim heyecanım dehşete de çok çabuk karışıyor, zaten söylemesi ayıp, bütün canlıların ortak ilgi alanı ölümle ilgili hafif bir saplantım var ve zaten en büyük hobilerimden biri idam… İyice bir mahvoldum yani.
Diyeceğim şuydu, Herzog, - dede gibi takım elbiseli ve yakından acayip vicdanlı görünüyor,- manasızlıktan akıllılığa geniş bir skalaya kamp kuran soru-cevap bölümünde, son belgeselinde bir idam mahkumunun anlattığı rüyasına istinaden “Ben hiç rüya görmem,” dedi, “Bir tane bile. Bütün uykularım bomboş. Belki de film sanatına bu kadar büyük ihtirasla sarılmamın bir sebebi de budur, belki insanın kalbindeki rüyayı çekmek istiyorum, belki hepimizin görmek istediği rüyanın peşindeyim.” O bunları anlatırken bir ara zannettim ki ayaklarım yerinden boşanıp sahneye koşacak, Gülhane’de İbo konserinde filanmış gibi terli terli iki korumayla güreşip adamı yanaklarından öpeceğim. Bir de onun rüyasızlığından azade, çünkü benim rüyalarım genelde başlı, sonlu ve inanılmaz ayrıntılıdır, insanın kalbindeki rüya herhangi bir sanat eseri için iyi bir durak değil mi?
Uçuruma Doğru / Into the Abyss, Allah aşkına izleyin. İdam, hepimizin içinde bir kuşku sayılır.
Altı aylık çocukta böyle dünyanın bütün hazlarını tatmış ve arkasından dolanarak gelmiş, bu kadar varsıl ve kalender bir ifade olabilir mi? Sahte sakalına, boyalı sarı saçına kanmayınız, kapı önünde bulursanız yemek vermeyiniz ve kesinlikle boş kağıdına imza atmayınız, gördüğünüz dolandırıcı ÖZLÜ HASAN UNLARI bebeğidir. HASAN DEPOSU’ndan çıkmadır. (Ateşe verin! Ateşe verin!)
…Çocuğunuzun Hiçkok’a dönüşmesi için vitaminli Hasan Unları’nı tercih ediniz. Bakın şimdi iki tane daha göstereceğim, göreceksiniz: Vitaminli Hasan Unları kartını HEP aynı bebeğe oynamış. Ellibeş yaşında, katiyen veresiye kabul etmeyen ve iki adet haftasonu metresi olan o bebek.
Emniyet kemerlerinizi bağlayın, gözlerinizi Pürel’le yıkayın ve dedenizin alev makinasını ödünç alın, çünkü Özlü Hasan Korku Tüneli’ne giriyoruz.
Ajda, senesi de belli değil. Vay babam, vay babam! Bi kaç hafta önce Virginia Woolf’un çocukluğu hakkında yazdığı bir makalesini okuyordum. Acımadı, cümle cümle ilk sayfadan renkleriyle vurdu. Özellikle ortalarda bir yerlerde bir üzüm tanesinin içine saklanıp dünyaya sarı, şeffaf bir filmin arkasından bakmaktan bahsediyordu ki ben yazdığım, yazacağım bütün kalemleri kırıp, bu işten vazgeçip dolapta içine saklanacak üzüm aramayı düşündüm. İnsanın kendini bir fotokopi karşısında aciz hissetmekten duyduğu acı zevk, işte o da bir üzüm tanesidir, dedim. Bu hülyadan uyanınca aklıma direk Ajda’nın şu fotoğrafı geldi, belki altı aydır masaüstümde durur. Vay babam!