John Gutmann

John Gutmann

27 10 2010

Andre the Giant

Andre the Giant

27 10 2010

Ralph Eugene Meatyard

Ralph Eugene Meatyard

27 10 2010

Mehtap Ar Babaeski konseri

Mehtap Ar Babaeski konseri

27 10 2010

Susan Meiselas

Susan Meiselas

27 10 2010

Susan Meiselas
Merhaba! Düşündüm, düşündüm, başım düdüklü gibi ısındı. Şimdi nerden başlasam, her şeyi birbirine nasıl bağlasam? En sonunda Emrah’ın hediyesi Sontag’ın On Photography’sini okuyup kafamı gürül gürül fikirlerle doldururken… (Burada kısık trampet sesleri, SASASASASA!) 93 Numara’nın bebekliğine dönme kararını verdim. On dakikada bir dönüp tekrar okuduğum o bölümde dünya güzeli Sontag ne diyor? İşte Olaylı Satırlar:
"Photographs, which fiddle with the scale of the world, themselves get reduced, blown up, cropped, retouched, doctored, tricked out. They age, plagued by the usual ills of paper objects; they disappear; they become valuable, and get bought and sold; they are reproduced. Photograhs, which package the world, seem to invite packaging. They are stuck in albums, framed and set on tables, tacked on walls, projected as slides. Newspapers and magazines feature them; cops alphabetize them; museums exhibit them; publishers compile them.
For many decades the book has been the most influential way of arranging (and usually miniaturizing) photographs, thereby guaranteeing them longevity, if not immortality - photographs are fragile objects, easily torn or mislaid - and a wider public. But since it is, to begin with, a printed, smooth object, a photograph loses much less of its essential quality when reproduced in a book than a painting does. Still, the book is not a wholly satisfactory scheme for putting groups of photographs into general circulation. The sequence in which the photographs are to be looked at is proposed by the reader of pages, but nothing holds readers to the recommended order or indicated the amount of time to be spent of each photograph. Chris Marker’s film, Si j’avais quatre dromadaires (1966), a brilliantly orchestrated meditation on photographs of all sorts and themes, suggests a subtler and more rigorous way of packaging (and enlarging) still photographs. Both the order and the exact time for looking ar each photograph are imposed; and there is a gain in visual legibility and emotional impact. But photographs transcribed in a film cease to be collectable objects, as they still are when served in books.”
İşte, ikisinin arasına hoşgeldiniz.. diyelim mi? 
(“Benden çok daha iyi anlatmış” deyip alıntı yapmanın kendi içinde rezil bir soyluluğu var: Smackdown’a çıkıp yenilmeyi kabul etmiş, bunun gururuna dokunduğunu ise ışıklar ve çığlıklar arasında iki tane Araba Güçlüsü adam üzerine çivi tabancalarıyla yaklaşırken farketmişsin gibi.)

Susan Meiselas

Merhaba! Düşündüm, düşündüm, başım düdüklü gibi ısındı. Şimdi nerden başlasam, her şeyi birbirine nasıl bağlasam? En sonunda Emrah’ın hediyesi Sontag’ın On Photography’sini okuyup kafamı gürül gürül fikirlerle doldururken… (Burada kısık trampet sesleri, SASASASASA!) 93 Numara’nın bebekliğine dönme kararını verdim. On dakikada bir dönüp tekrar okuduğum o bölümde dünya güzeli Sontag ne diyor? İşte Olaylı Satırlar:

"Photographs, which fiddle with the scale of the world, themselves get reduced, blown up, cropped, retouched, doctored, tricked out. They age, plagued by the usual ills of paper objects; they disappear; they become valuable, and get bought and sold; they are reproduced. Photograhs, which package the world, seem to invite packaging. They are stuck in albums, framed and set on tables, tacked on walls, projected as slides. Newspapers and magazines feature them; cops alphabetize them; museums exhibit them; publishers compile them.

For many decades the book has been the most influential way of arranging (and usually miniaturizing) photographs, thereby guaranteeing them longevity, if not immortality - photographs are fragile objects, easily torn or mislaid - and a wider public. But since it is, to begin with, a printed, smooth object, a photograph loses much less of its essential quality when reproduced in a book than a painting does. Still, the book is not a wholly satisfactory scheme for putting groups of photographs into general circulation. The sequence in which the photographs are to be looked at is proposed by the reader of pages, but nothing holds readers to the recommended order or indicated the amount of time to be spent of each photograph. Chris Marker’s film, Si j’avais quatre dromadaires (1966), a brilliantly orchestrated meditation on photographs of all sorts and themes, suggests a subtler and more rigorous way of packaging (and enlarging) still photographs. Both the order and the exact time for looking ar each photograph are imposed; and there is a gain in visual legibility and emotional impact. But photographs transcribed in a film cease to be collectable objects, as they still are when served in books.”

İşte, ikisinin arasına hoşgeldiniz.. diyelim mi? 

(“Benden çok daha iyi anlatmış” deyip alıntı yapmanın kendi içinde rezil bir soyluluğu var: Smackdown’a çıkıp yenilmeyi kabul etmiş, bunun gururuna dokunduğunu ise ışıklar ve çığlıklar arasında iki tane Araba Güçlüsü adam üzerine çivi tabancalarıyla yaklaşırken farketmişsin gibi.)

27 10 2010

Sevgili 93 Numara okurları, kardeşlerim, Romalılar!
Şu an, tarihi bir anın üzerinde dikiliyoruz. Bunu paylaşsam mı, çıktısını alnıma yapıştırıp gezsem mi, yoksa toprağa gömüp mutluluğunu kendime mi saklasam bir türlü bilemedim. Ama şimdi uğuldayan kulaklarımla bir olup, gönder’e basıveriyorum.
Haftanın Tarkan’ı: Yalnızca Çağla için! (Fotoşop dersiniz, ben de öyle demiştim, DEĞİL!)
Şimdi kısa bir öykü: Arkadaşım Deniz, National Geographic’te artık yalnızca Tarkan Müdürü olarak anacağım bir pozisyonda çalışıyor. Dün gece doğumgünümde suskunluğun galip geldiği anlarda gücün delirttiği bir diktatör filan gibi, sessiz kahkahalarla gülüp durmuş, “Sana sürpriz var! Sana sürpriz var!” demişti… Meğer beni yerime mıhlayacak planları varmış. 
Ofiste işleri bittikten sonra Tarkan’ın yanına yaklaşıp en yakın arkadaşlarından birinin malesef gerçek ve katıksız bir deli olduğundan, Tarkan bu arkadaşının doğumgününü kutlayabilirse herhalde daha da delireceğinden, kibarca bahsetmiş. “Hatta arkadaşım yazı yazıyor, blog’unda Haftanın Tarkan’ı diye bir bölüm bile var,” demiş. 
Şimdi şu satırları odamın ortasında yaktığım kutlama ateşinin etrafında kaşlarımın ve saçlarımın büyük bölümü yanmış halde dans ederken yazdığımı düşünün: TARKAN DA BUNUN ÜZERİNE 93 NUMARANIN ADRESİNİ İSTEMİŞ.
Deniz ben fotoğrafı gördükten ve yedi canımın üçünü birden kesintili bir telefon konuşmasında çoktan harcadıktan sonra bu cümleyi sarfedince… Birden çok panikledim. Ben ilgisini, sevgisini yumurtasıyla kanlı bıçaklı bir tür canavar yavrusu gibi, biraz dehşetli ifade eden biriydim. O kadar sene edebiyat okumuştum ama tatlı tatlı, güzel yazmayı öğrenememiştim. Elimde iğneler vardı, kim bilir ilgimi sıradan ve fazla yapışkan göstermekten korkup ne biçim cümleler kurmuştum. Elimde telefon, kendi içindekinden çekinen her insanın zaman zaman yaptığı gibi, birden hacmen küçülüverdim. Kibirli ve vakur internet Çağla’sı, o an buharlaşıp gidiverdi. Cümlelerin hepsi “Ya Tarkan yanlış anlarsa?”nın altında ezik büzük, dağıldılar.
Madem öyle, sırlar açığa çıksın! Siz bilmiyorsunuz, ben geçen sene bir halt yedim. Yazarken on satırı geçirince “Asker mektubu yazdık gene, destan gibi bu ne?” diye içi kabaran ben, oturdum, kırk sayfalık bir hikaye yazdım. Bunu elimi kolumu bağlaya bağlaya, hem güle hem ağlaya, bugüne kadar alay ettiğim bütün kötü yazarları anlama endişesiyle, altı ayda yapıverdim. En sıkıntılı bölümlerini, hikayenin yazılı her kelimesinden, uyuz noktalarından itici ünlemlerine sayfaya bir bir düşmüş parçalarını da, Tarkan dinleyerek yazdım. Bütün albümlerini, sırayla, Tarkan’ın sesi aklımın sesine karışana kadar, dinledim. Yavaş şarkılarda suratımın aldığı üzüntülü Klip Dostu hali arada bir camdaki aksimde yakalayıp bir kahkaha patlattım, bazen bir türlü barışamadığım hikayemi daha fazla yazmayayım diye saatlerce göbek atıp kendimi yordum. Şimdi açıp bakmaya bile çekindiğim o meşum word dosyasında hapis üç-dört tuhaf insanın hayatını da, yirminci sayfada çalıveren bir Tarkan şarkısıyla değiştirdim. 

Niye? Öyle. “Sende hiç Tarkan sevecek tip de yok ha!” Ne yapalım, bazı sevgiler, acemi yapılmış resimlerdeki yanlış perspektif hediyesi gölgeler gibi, gerçeğimizden uzağa düşüyor. 
Buradaki diğer cümleleri kibirli mi, havalı mı, şakacı mı, nasıl yazdım ben de bilmiyorum. Bende, yolun bir yerinde, “Sevdiğinle biraz dövüşeceksin” düşüncesi esas olmuş, onun altındaki kıkırdamalar belli oluyor mu, emin olamıyorum. Açıp okumak da şu an, avam bir tabirle, yemiyor açıkçası. Ama o cümlelerden bir tanesi kazayla çok doğru çıkmıştı, onu kopyalayapıştır’a hacet bırakmadan, hemencecik tekrar yazabilirim: 
Mantıktan azade, pazarlığa açık olmayan türden bir şey, mizacıma ters bir Hırpalamadan Sevme tarlasından bahsediyorum. Tarkan sevgim bana en benzemeyen tarafım, ona küsemem.
Deniz, yarım saatlik bir süre içinde beni çok sevindirdin, güldürdün, ödümü de patlattın. Doğumgünüm sıkıştırılmış Aşk-ı Memnu dosyası gibi oldu, içinde kötü ifade edilmiş bir sürü his var. Sana minnettarım.
Tarkan, bunları okuyorsan, umarım gelirim diye korkup konserlerini iptal etmeye filan kalkmazsın. Fotoğrafı çektirmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Anakarasından kopmuş tuhaf bir buzulu, gerçekten, hakikaten yazmakla bir türlü barışamayan bu satırların yazarını çok mutlu ettin. Umarım okuyup bir kaç kahkaha atarsın da sana borçlu kalmam.
Bir beşlik çakman için sağ elimi kaldırıyorum.
Sevgiler.

Sevgili 93 Numara okurları, kardeşlerim, Romalılar!

Şu an, tarihi bir anın üzerinde dikiliyoruz. Bunu paylaşsam mı, çıktısını alnıma yapıştırıp gezsem mi, yoksa toprağa gömüp mutluluğunu kendime mi saklasam bir türlü bilemedim. Ama şimdi uğuldayan kulaklarımla bir olup, gönder’e basıveriyorum.

Haftanın Tarkan’ı: Yalnızca Çağla için! (Fotoşop dersiniz, ben de öyle demiştim, DEĞİL!)

Şimdi kısa bir öykü: Arkadaşım Deniz, National Geographic’te artık yalnızca Tarkan Müdürü olarak anacağım bir pozisyonda çalışıyor. Dün gece doğumgünümde suskunluğun galip geldiği anlarda gücün delirttiği bir diktatör filan gibi, sessiz kahkahalarla gülüp durmuş, “Sana sürpriz var! Sana sürpriz var!” demişti… Meğer beni yerime mıhlayacak planları varmış. 

Ofiste işleri bittikten sonra Tarkan’ın yanına yaklaşıp en yakın arkadaşlarından birinin malesef gerçek ve katıksız bir deli olduğundan, Tarkan bu arkadaşının doğumgününü kutlayabilirse herhalde daha da delireceğinden, kibarca bahsetmiş. “Hatta arkadaşım yazı yazıyor, blog’unda Haftanın Tarkan’ı diye bir bölüm bile var,” demiş. 

Şimdi şu satırları odamın ortasında yaktığım kutlama ateşinin etrafında kaşlarımın ve saçlarımın büyük bölümü yanmış halde dans ederken yazdığımı düşünün: TARKAN DA BUNUN ÜZERİNE 93 NUMARANIN ADRESİNİ İSTEMİŞ.

Deniz ben fotoğrafı gördükten ve yedi canımın üçünü birden kesintili bir telefon konuşmasında çoktan harcadıktan sonra bu cümleyi sarfedince… Birden çok panikledim. Ben ilgisini, sevgisini yumurtasıyla kanlı bıçaklı bir tür canavar yavrusu gibi, biraz dehşetli ifade eden biriydim. O kadar sene edebiyat okumuştum ama tatlı tatlı, güzel yazmayı öğrenememiştim. Elimde iğneler vardı, kim bilir ilgimi sıradan ve fazla yapışkan göstermekten korkup ne biçim cümleler kurmuştum. Elimde telefon, kendi içindekinden çekinen her insanın zaman zaman yaptığı gibi, birden hacmen küçülüverdim. Kibirli ve vakur internet Çağla’sı, o an buharlaşıp gidiverdi. Cümlelerin hepsi “Ya Tarkan yanlış anlarsa?”nın altında ezik büzük, dağıldılar.

Madem öyle, sırlar açığa çıksın! Siz bilmiyorsunuz, ben geçen sene bir halt yedim. Yazarken on satırı geçirince “Asker mektubu yazdık gene, destan gibi bu ne?” diye içi kabaran ben, oturdum, kırk sayfalık bir hikaye yazdım. Bunu elimi kolumu bağlaya bağlaya, hem güle hem ağlaya, bugüne kadar alay ettiğim bütün kötü yazarları anlama endişesiyle, altı ayda yapıverdim. En sıkıntılı bölümlerini, hikayenin yazılı her kelimesinden, uyuz noktalarından itici ünlemlerine sayfaya bir bir düşmüş parçalarını da, Tarkan dinleyerek yazdım. Bütün albümlerini, sırayla, Tarkan’ın sesi aklımın sesine karışana kadar, dinledim. Yavaş şarkılarda suratımın aldığı üzüntülü Klip Dostu hali arada bir camdaki aksimde yakalayıp bir kahkaha patlattım, bazen bir türlü barışamadığım hikayemi daha fazla yazmayayım diye saatlerce göbek atıp kendimi yordum. Şimdi açıp bakmaya bile çekindiğim o meşum word dosyasında hapis üç-dört tuhaf insanın hayatını da, yirminci sayfada çalıveren bir Tarkan şarkısıyla değiştirdim. 

Niye? Öyle. “Sende hiç Tarkan sevecek tip de yok ha!” Ne yapalım, bazı sevgiler, acemi yapılmış resimlerdeki yanlış perspektif hediyesi gölgeler gibi, gerçeğimizden uzağa düşüyor. 

Buradaki diğer cümleleri kibirli mi, havalı mı, şakacı mı, nasıl yazdım ben de bilmiyorum. Bende, yolun bir yerinde, “Sevdiğinle biraz dövüşeceksin” düşüncesi esas olmuş, onun altındaki kıkırdamalar belli oluyor mu, emin olamıyorum. Açıp okumak da şu an, avam bir tabirle, yemiyor açıkçası. Ama o cümlelerden bir tanesi kazayla çok doğru çıkmıştı, onu kopyalayapıştır’a hacet bırakmadan, hemencecik tekrar yazabilirim: 

Mantıktan azade, pazarlığa açık olmayan türden bir şey, mizacıma ters bir Hırpalamadan Sevme tarlasından bahsediyorum. Tarkan sevgim bana en benzemeyen tarafım, ona küsemem.

Deniz, yarım saatlik bir süre içinde beni çok sevindirdin, güldürdün, ödümü de patlattın. Doğumgünüm sıkıştırılmış Aşk-ı Memnu dosyası gibi oldu, içinde kötü ifade edilmiş bir sürü his var. Sana minnettarım.

Tarkan, bunları okuyorsan, umarım gelirim diye korkup konserlerini iptal etmeye filan kalkmazsın. Fotoğrafı çektirmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Anakarasından kopmuş tuhaf bir buzulu, gerçekten, hakikaten yazmakla bir türlü barışamayan bu satırların yazarını çok mutlu ettin. Umarım okuyup bir kaç kahkaha atarsın da sana borçlu kalmam.

Bir beşlik çakman için sağ elimi kaldırıyorum.

Sevgiler.

22 10 2010

Doğumgünüme hazırım, Bay DeMille.

Doğumgünüme hazırım, Bay DeMille.

20 10 2010

The White House escalator, 1943.

The White House escalator, 1943.

20 10 2010

Basamak deyince Tom ve Jerry’nin Altın Meçhul Merdiveni olmadan olmaz, etrafta göremeyince mecburen çizgi filmin kendisini bulup ekran kırpmaca yaptım. İşte benden size kısa bir serüven. 

Basamak deyince Tom ve Jerry’nin Altın Meçhul Merdiveni olmadan olmaz, etrafta göremeyince mecburen çizgi filmin kendisini bulup ekran kırpmaca yaptım. İşte benden size kısa bir serüven. 

20 10 2010

20 10 2010

Nice senelere Tarkan! Bildiğin gibi senden iki gün sonra, 21’inde, büyük bir çatırtı ve yaylılar eşliğinde de ben doğuyorum - ki geçen hafta Kenya’da olduğunu tweet’lediğinin ertesi günü 93 Numara yayın hayatında ilk defa Kenya’dan trafik aldığı için, artık doğum günümün yanında Türk kahvesi ve ipekli kumaşlara olan düşkünlüğümü de bildiğini varsayıyorum. Sana iki gün önce Etiler McDonalds’da ortak doğumgünü yapıp hediyeleri kırışma konusunda kozmik düşünce yayları yollamıştım ama cevap gelmedi. Sanırım sen de benim gibi top havuzunu ve dokuzlu Nugget kutusunu paylaşma konusunda tereddütler yaşadın. Seni çok iyi anlıyorum. Biz uslanmaz ekimsonu Terazileri… Bizle de olmuyor bizsiz de, değil mi? Ama gene de yüzümüzü Spider Man olarak boyatıp 2004’ten beri top havuzunun dibinde yaşayan bir çocuğu keşfederken çok eğlenebilirdik. Belki seneye. 
O zamana kadar çocuk doğumgünlerinde yanlış olan her şey, bütün doğasından uzaklaştırılıp içine kanser taneleri tıkılmış hızlı yemekler ve iyi düşünülmemiş çirkin hediyeler seninle olsun. Demek istediğim, her şeyin en güzeli! Mavi Muvaffakiyet Merdiveni’ni hızla tırmanmaya devam etmeni dilerim. 
Sevgisinde hesapsız, şakalarında tutarsız büyük hayranın,
Çağla

Nice senelere Tarkan! Bildiğin gibi senden iki gün sonra, 21’inde, büyük bir çatırtı ve yaylılar eşliğinde de ben doğuyorum - ki geçen hafta Kenya’da olduğunu tweet’lediğinin ertesi günü 93 Numara yayın hayatında ilk defa Kenya’dan trafik aldığı için, artık doğum günümün yanında Türk kahvesi ve ipekli kumaşlara olan düşkünlüğümü de bildiğini varsayıyorum. Sana iki gün önce Etiler McDonalds’da ortak doğumgünü yapıp hediyeleri kırışma konusunda kozmik düşünce yayları yollamıştım ama cevap gelmedi. Sanırım sen de benim gibi top havuzunu ve dokuzlu Nugget kutusunu paylaşma konusunda tereddütler yaşadın. Seni çok iyi anlıyorum. Biz uslanmaz ekimsonu Terazileri… Bizle de olmuyor bizsiz de, değil mi? Ama gene de yüzümüzü Spider Man olarak boyatıp 2004’ten beri top havuzunun dibinde yaşayan bir çocuğu keşfederken çok eğlenebilirdik. Belki seneye. 

O zamana kadar çocuk doğumgünlerinde yanlış olan her şey, bütün doğasından uzaklaştırılıp içine kanser taneleri tıkılmış hızlı yemekler ve iyi düşünülmemiş çirkin hediyeler seninle olsun. Demek istediğim, her şeyin en güzeli! Mavi Muvaffakiyet Merdiveni’ni hızla tırmanmaya devam etmeni dilerim. 

Sevgisinde hesapsız, şakalarında tutarsız büyük hayranın,

Çağla

20 10 2010

Bugünün dörtlüsüne scroll bar’ı tartaklayarak aşağı yukarı kaydırmacalı bakınız! Bir noktadan sonra görseller birbirlerine öyle eşsiz bir manyaklıkta karışacaklar ki, o süslü JPG’ler Parola Gümüş Ojeli Pençe, Esrar Terbiyecisi, Ahu Zehirlipençe, MSN Kumkuması ve Ormanlar Kralı poked you isimlerinde minik bebekler yapıp gözlerinizin önünde çoğalıverecekler. Çıktıkları gibi kireç kuyusuna gömün.
Sonra görüşürüz!

Bugünün dörtlüsüne scroll bar’ı tartaklayarak aşağı yukarı kaydırmacalı bakınız! Bir noktadan sonra görseller birbirlerine öyle eşsiz bir manyaklıkta karışacaklar ki, o süslü JPG’ler Parola Gümüş Ojeli Pençe, Esrar Terbiyecisi, Ahu Zehirlipençe, MSN Kumkuması ve Ormanlar Kralı poked you isimlerinde minik bebekler yapıp gözlerinizin önünde çoğalıverecekler. Çıktıkları gibi kireç kuyusuna gömün.

Sonra görüşürüz!

17 10 2010

Ahu Tuğba’nın tepesine getirmek üzere bunu hatırlamam hakikaten uhrevi bir tesadüf. Çok mutluyum.

Ahu Tuğba’nın tepesine getirmek üzere bunu hatırlamam hakikaten uhrevi bir tesadüf. Çok mutluyum.

17 10 2010

Happy feet.

Happy feet.

17 10 2010