Sizinle haftasonumdan bir enstantane paylaşmak istiyorum. Bu fotoğrafı Cumartesi günü yaşadığım büyük mutluluğu ölümsüzleştirmek için çektim, en iyi açımı da ben bildiğim için ve de solgun çıkmayayım diye yüzümü hafif sola döndüm. 
Fakat “Mutluluğun gözlerinden okunuyor canım, haftasonu ne oldu? Seni istemeye mi geldiler yoksa?” der gibisiniz. Hayır, çok daha iyisi oldu: Pazartesi teslim etmek zorunda olduğum hikayemin tamı tamına on sayfasını bir bilgisayar kazasında kaybettiğimi farkettim. Şarampole yuvarlanmış. Bu haberi aldığımda inanın gözlerimde sümbüller açtı, yanaklarım göbek atmaya başladı. Sonuç olarak bu kadar güzel bir şey insanın başına ömrü boyunca ya bir, ya iki kere gelir. Ben de kafamı duvarlara vura vura tadını çıkardım tabii ki. 
Biraz geriye almamız gerekirse, olaylar şöyle oldu. Artık neyimeyse, bir oturuşta sekiz ila on sayfa kadar yazı yazdım ve… Sonra ne yaptığımı gerçekten hatırlamıyorum. Bütün deliller kaydetmeyi unutmuş olabileceğimi ya da yazıyı tamamen hayal ettiğimi gösteriyor. Ama ben bu kadar anıtsal bir aptallık yapmış olabileceğimi kabul etmekte zorlandığım için, yazıyı hiç yazmayıp rüyamda gördüğümü savunuyorum. Dosyayı klasörlerimde ilk bulamadığımda içime küçük bir panik kibriti düştü. Daha sonra çıldırmış ellerle ortalığı talan etmeye başladım. Dosyanın peşine eğitimli tazılarımı, en yetkin dedektiflerimi ve en son olarak artık Windows kullanmadığım halde Windows Gezgini’ni saldım. Hepsi eli boş döndü. Evet, yazımı kaybetmiştim. 
Bu sırada konuştuğum bütün arkadaşlarım, sağolsunlar, moral vermek için “Başına oturduğun an daha iyisini yazacaksın,” dediler. Daha yakınımdakiler ise şu belgesellerde veterinerlerin kuduran filleri falan uyutmak için kullandıkları uzaktan üflenen uyuşturucu tabancasını denemeyi istediler. 
Bütün çıldırış bittiğinde ve dosyanın asla geri dönmeyeceğini anladığımda, üzerime Nosferatu olgunluğu çöktü. Mecburen yeniden yazacaktım. Dosyada ne olduğunu bile hatırlamıyordum ama ortaya bir şeyler atacaktım, ne de olsa benim işim palavra uydurmaktı. Tam bu sırada ihtiyaç duyduğum ilhamı, her zamanki gibi, bir Ertuğrul Özkök yazısında buldum: 

Öncelikle son ikiyüz yıldır bir Özkök köşesiyle karşılaşmadığım için kendisinin yeni olduğunu düşündüğüm yovarlak minikünyesine bakakaldım. Sayfanın en tepe ortasında, ne kadar asil ve başkaydı. Şekli, rengi… Sanki Özkök pazar eklerinin tepesine uzay mekiğiyle iniyor, Mars’tan bildiriyor gibi. Gözlerim kamaştı. Kendisini taşla ve sopayla köyümden kovalamak istedim ama benimki bilginin, rafinenin kıymetini bilemeyen köylü cehaletiydi tabii ki.
Sonra yazıyı okumaya başladım. Cümlelere göz değdirdikçe sanki zihnim santim santim genişliyor, büyüme ağrıları çekiyordu. Mesela bir cümleye rastlıyordum, “Sırt fermuarı, insan eti yiyen bir çiçek gibi açmış…” ilk iki saniye boyunca okuduklarım kulağıma çok havalı ve mantıklı geliyordu, ama sonra “Ne?” diyordum, “Bu ne demek oluyor ya?” Tıpatıp aynı his ve sorular Özkök’ün kendisinin varlığı için de geçerli olduğundan, buna da takılmamaya karar verdim. Önümde olan sanat eserinden alabileceklerimin hesabını yapmaya koyuldum. 
Ne ustaca dizilmiş cümleler… Ne harika bir emekli öğretmen blog’u eseri. Anlamsızlığında, geçkinliğinde ve büyüklenmesinde hesapsız, cüretkar! Ve dili ne kadar da tuhaf, Özkök UFO’sunda oturmuş, insanlığın daha erişemediği bir dilde yazıyor. Yazıyı Google Translate kullanarak Klingonca’dan İngilizce’ye, daha sonra Türkçe’ye çevirmiş gibi. Mesela ne özenli bir alıntı, “Sana altın ve ekmek verdim ve bir sonraki ayaklanmaya kadar döndün”… Özkök’e altın çeviri ödülü artı bir Oskar ve de dört Hasan Aktınmaz Üniversitesi Ömür Boyu Başarı plaketi. Bu esnada inanın kaybettiğim dosyanın acısını filan, unuttum. 
Her şeyin iyi olabileceğine tekrar inandım. Yazının olacağını söylediği şeyler bir bir gerçekleşmeye başladı, içimde dijital eşkıyalar koştu, Venüs patladı, midemde oturan metres mutluluktan ağladı. Ve Doktor teşhisini koydu: “Yaşlı kral kendinden bahsettirmeyi gene başardı… Herkese bir kilo siyanür yazıyorum.” 
Ben de oturup ne yapayım, paşa paşa hikayemi yazıp teslim ettim. 

Sizinle haftasonumdan bir enstantane paylaşmak istiyorum. Bu fotoğrafı Cumartesi günü yaşadığım büyük mutluluğu ölümsüzleştirmek için çektim, en iyi açımı da ben bildiğim için ve de solgun çıkmayayım diye yüzümü hafif sola döndüm. 

Fakat “Mutluluğun gözlerinden okunuyor canım, haftasonu ne oldu? Seni istemeye mi geldiler yoksa?” der gibisiniz. Hayır, çok daha iyisi oldu: Pazartesi teslim etmek zorunda olduğum hikayemin tamı tamına on sayfasını bir bilgisayar kazasında kaybettiğimi farkettim. Şarampole yuvarlanmış. Bu haberi aldığımda inanın gözlerimde sümbüller açtı, yanaklarım göbek atmaya başladı. Sonuç olarak bu kadar güzel bir şey insanın başına ömrü boyunca ya bir, ya iki kere gelir. Ben de kafamı duvarlara vura vura tadını çıkardım tabii ki. 

Biraz geriye almamız gerekirse, olaylar şöyle oldu. Artık neyimeyse, bir oturuşta sekiz ila on sayfa kadar yazı yazdım ve… Sonra ne yaptığımı gerçekten hatırlamıyorum. Bütün deliller kaydetmeyi unutmuş olabileceğimi ya da yazıyı tamamen hayal ettiğimi gösteriyor. Ama ben bu kadar anıtsal bir aptallık yapmış olabileceğimi kabul etmekte zorlandığım için, yazıyı hiç yazmayıp rüyamda gördüğümü savunuyorum. Dosyayı klasörlerimde ilk bulamadığımda içime küçük bir panik kibriti düştü. Daha sonra çıldırmış ellerle ortalığı talan etmeye başladım. Dosyanın peşine eğitimli tazılarımı, en yetkin dedektiflerimi ve en son olarak artık Windows kullanmadığım halde Windows Gezgini’ni saldım. Hepsi eli boş döndü. Evet, yazımı kaybetmiştim. 

Bu sırada konuştuğum bütün arkadaşlarım, sağolsunlar, moral vermek için “Başına oturduğun an daha iyisini yazacaksın,” dediler. Daha yakınımdakiler ise şu belgesellerde veterinerlerin kuduran filleri falan uyutmak için kullandıkları uzaktan üflenen uyuşturucu tabancasını denemeyi istediler. 

Bütün çıldırış bittiğinde ve dosyanın asla geri dönmeyeceğini anladığımda, üzerime Nosferatu olgunluğu çöktü. Mecburen yeniden yazacaktım. Dosyada ne olduğunu bile hatırlamıyordum ama ortaya bir şeyler atacaktım, ne de olsa benim işim palavra uydurmaktı. Tam bu sırada ihtiyaç duyduğum ilhamı, her zamanki gibi, bir Ertuğrul Özkök yazısında buldum: 

Öncelikle son ikiyüz yıldır bir Özkök köşesiyle karşılaşmadığım için kendisinin yeni olduğunu düşündüğüm yovarlak minikünyesine bakakaldım. Sayfanın en tepe ortasında, ne kadar asil ve başkaydı. Şekli, rengi… Sanki Özkök pazar eklerinin tepesine uzay mekiğiyle iniyor, Mars’tan bildiriyor gibi. Gözlerim kamaştı. Kendisini taşla ve sopayla köyümden kovalamak istedim ama benimki bilginin, rafinenin kıymetini bilemeyen köylü cehaletiydi tabii ki.

Sonra yazıyı okumaya başladım. Cümlelere göz değdirdikçe sanki zihnim santim santim genişliyor, büyüme ağrıları çekiyordu. Mesela bir cümleye rastlıyordum, “Sırt fermuarı, insan eti yiyen bir çiçek gibi açmış…” ilk iki saniye boyunca okuduklarım kulağıma çok havalı ve mantıklı geliyordu, ama sonra “Ne?” diyordum, “Bu ne demek oluyor ya?” Tıpatıp aynı his ve sorular Özkök’ün kendisinin varlığı için de geçerli olduğundan, buna da takılmamaya karar verdim. Önümde olan sanat eserinden alabileceklerimin hesabını yapmaya koyuldum. 

Ne ustaca dizilmiş cümleler… Ne harika bir emekli öğretmen blog’u eseri. Anlamsızlığında, geçkinliğinde ve büyüklenmesinde hesapsız, cüretkar! Ve dili ne kadar da tuhaf, Özkök UFO’sunda oturmuş, insanlığın daha erişemediği bir dilde yazıyor. Yazıyı Google Translate kullanarak Klingonca’dan İngilizce’ye, daha sonra Türkçe’ye çevirmiş gibi. Mesela ne özenli bir alıntı, “Sana altın ve ekmek verdim ve bir sonraki ayaklanmaya kadar döndün”… Özkök’e altın çeviri ödülü artı bir Oskar ve de dört Hasan Aktınmaz Üniversitesi Ömür Boyu Başarı plaketi. Bu esnada inanın kaybettiğim dosyanın acısını filan, unuttum. 

Her şeyin iyi olabileceğine tekrar inandım. Yazının olacağını söylediği şeyler bir bir gerçekleşmeye başladı, içimde dijital eşkıyalar koştu, Venüs patladı, midemde oturan metres mutluluktan ağladı. Ve Doktor teşhisini koydu: “Yaşlı kral kendinden bahsettirmeyi gene başardı… Herkese bir kilo siyanür yazıyorum.” 

Ben de oturup ne yapayım, paşa paşa hikayemi yazıp teslim ettim. 

06 12 2011

  1. bakanel posted this