Bu blog’u takip ettiniz mi? Ama çok güzel! (Burada blog’u omuzlarından tutup size doğru itiyorum, aranızdan biri elindeki oyuncağı ona uzatıyor) Herkes takip edene kadar orijinal içerik yok, boyuna oradan yürüteceğim.
Kapağa gelince. Doktor kadının yüreğini radyoda maç dinler gibi nasıl dinliyor ama? Ucuz yayınlara düzenli biçimde kapak çizme fırsatım olsaydı, aynen böyle abuk sabuk şeyler yapardım ben de. Herkes birbirine cam cam bakardı, yaşlı kadınları balkondan sarkıtır, gökyüzünden Trakya havası oynayan kırmızı kalpler yağdırırdım. 
Derken aklıma ne geldi! Benim hayatta gördüğüm ilk İngilizce kitaplardan biri, bir aile dostumuzun ortaokul İngilizce sınıfından kalmış, basitleştirilmiş bir Jane Eyre baskısıydı. Toplam otuz sayfa bile değil. Ablamların İngilizce öğrenmeye başlaması arifesinde bir şekilde bizim eve düşmüş. Kapağında ve içinde illüstrasyon olarak Jane Eyre’ın eski, siyah beyaz bir film uyarlamasından kareler var. Kendi başına, fakir bir ortaokul İngilizce romanı.
Fakat kitabın eski sahibi dünyanın en alem genci olduğundan (Acaba hala öyle midir? Kesin öyledir. Onunki yıllara direnecek bir espri anlayışı, doğal bir komiklik türüydü, gayet iyi hatırlıyorum) kitap kapağında portre biçiminde duran Jane Eyre’ın suratını yovarlak biçimde kesip çıkarmış, kapağın arkasındaki boş sayfaya da yüz boşluğuna denk gelecek biçimde dil çıkaran, cıvık bir yüz çizmiş. Kafatasına yapıştırılmış garip Viktoryen saçının çevrelediği yılışık bir sima. Doğal olarak daha okumayı bilmeden benim favori kitabım haline gelmişti Jane Eyre.
Üstelik bu oğlanın kitaba yaptıkları orada kalmamıştı, arkadaki sayfalarda çok daha güzel bir şey vardı: Üç sayfada bir görünen film sahnesi fotoğraflarında herkesin birbirine Aşk-ı Memnu okulu bakış olarak özetleyeceğimiz biçimde içi şişmiş öküzler gibi bakması herhalde onun da sinirini bozmuş olacak ki, kırmızı kurşun kalemle bütün karakterlerin gözlerinden ışınlar çıkarmıştı. Gözünüzün önüne getirin: Dünyanın en sinir bozucu esas erkeği, ruh hastası Bay Rochester Jane’e duygulu kırmızı ışınlar yolluyor. Bir başka sahnede hizmetçiler gözleriyle lazer savaşına girmişler. Bakışların değdiği yerden de dumanlar çıkıyor. Duman çıkarmayı da unutmamış! Böyle sayfa üstüne sayfa, millet hem birbirinin içini sıkıyor, hem bir yandan ateşe veriyor. O kadar, o kadar komikti ki. O duygu selinde lazerimiz de eksik olmasın, der gibi. 
Bütün bunları aklıma üç hafta önce getiren ise, uçakta Jane Eyre filminin Mia Wakiwokawskowa ve Michael Fassbender’ın oynadığı yeni uyarlamasını izleme hatasına düşmem oldu. Ya kabin basıncı duruma müsait değildi, ya benim kafam bir türlü toparlanmadı, ya da film hakikaten çekilecek araba değildi: İzlerken ne kadar sinirimin bozulduğunu anlatamam. Okuyanlar bilir, zaten kitabın başkahramanlarından Bay Roçıstır, “Param sinirime dokunuyor/Kendimi ifade edemiyorum/İçimde boş zindan var yankı yapıyor/Beni seven böyle sevsin,” türünden, affedersiniz kendinin farkında ve kendinden memnun bir AYI olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir de okurken kitabın oyununa katılıp bu dangalağı el mahkum sevme, hoş görme mecburiyetimiz doğar ki - Bazımızın mizacı buna müsait değil.
Filmi ise şöyle hayal edin, bu adam size saatler gibi gelen dakikalar boyunca, “Ben kimim ki? Havam kime?” demeden caka satıyor:

Ekranın dibine iyice girmiş, hem kıkır kıkır gülüyorum, hem kızıyorum. “Evine haciz gelsin, boyan dökülsün inşşşallllah” diyorum. İki sahne geçiyor, bizimki hasır şapkayı takmış, adamdelirten İngiliz bozkırında zart kızın karşısına gene çıkıyor. Öyle bir düzlük ki, kolay kolay saklanamaz, karşındakini şaşırtamazsın. Ama Roçıstır şaşırtır, çünkü herif sırf kız etkilemek için savaş siperi inşa etmiş tarlaya. Bütün gün orada yatıyor, kız çıkınca “Sahnem geldi,” diye hop! Suratında aynı gülümseme. “Nereden çıktın, senin işin gücün yok mu,” diye soran da yok, ha bire anketör gibi en beklenmedik yerden fırlayıp abuk sabuk laf anlatıyor. İması laf sokması da gırla, sonu gelmiyor. Mal sahibi de bu ya, kaçıp kurtulamıyorsun, vızıltı yapma diyemiyorsun. 
Ben böyle şey görmedim. Bir noktada Fassbender’ın kibirli köşeli suratına artık kahkahalarla gülerken aklıma bu eski Jane Eyre kitabı geldi. Lazer hakikaten lazımmış, lazer şartmış diye düşündüm. Sonra uyuyakalmışım, bu rezilin yangında kör olup havasının indiğini görüp içimi dahi soğutamadım. Kimbilir nasıl oturuyordu tosbağa gibi ağaç kenarında, nasıl yumuşatıyordu birden kibrini zora gelince. Kaçırdık.
Sonucun itibarıynan, bu filmi izlerseniz Jean Rhys’ın Jane Eyre’ı tavanarasındaki deli kadının gözünden anlattığı dünya güzeli “Wide Sargasso Sea” romanına gerek dahi duymadan her zaman yakanın, ama meşaleyle ama lazerle tutuşturanın takımında olmanız kaçınılmaz. Yakmak isteyeceksiniz. Yak bütün ipek kravatları, ona ait bütün takma saçları, diyeceksiniz. Yani demek istediğim de şuydu: Bu hayat bir kere yaşanır. İnsan yüreğine maç muamelesi yapandan korkacak, çekineceksin. Bulduğun yerde de kıssss, tutuştur babam! Öyle hayat olur mu, tutuştur gitsin.

Bu blog’u takip ettiniz mi? Ama çok güzel! (Burada blog’u omuzlarından tutup size doğru itiyorum, aranızdan biri elindeki oyuncağı ona uzatıyor) Herkes takip edene kadar orijinal içerik yok, boyuna oradan yürüteceğim.

Kapağa gelince. Doktor kadının yüreğini radyoda maç dinler gibi nasıl dinliyor ama? Ucuz yayınlara düzenli biçimde kapak çizme fırsatım olsaydı, aynen böyle abuk sabuk şeyler yapardım ben de. Herkes birbirine cam cam bakardı, yaşlı kadınları balkondan sarkıtır, gökyüzünden Trakya havası oynayan kırmızı kalpler yağdırırdım. 

Derken aklıma ne geldi! Benim hayatta gördüğüm ilk İngilizce kitaplardan biri, bir aile dostumuzun ortaokul İngilizce sınıfından kalmış, basitleştirilmiş bir Jane Eyre baskısıydı. Toplam otuz sayfa bile değil. Ablamların İngilizce öğrenmeye başlaması arifesinde bir şekilde bizim eve düşmüş. Kapağında ve içinde illüstrasyon olarak Jane Eyre’ın eski, siyah beyaz bir film uyarlamasından kareler var. Kendi başına, fakir bir ortaokul İngilizce romanı.

Fakat kitabın eski sahibi dünyanın en alem genci olduğundan (Acaba hala öyle midir? Kesin öyledir. Onunki yıllara direnecek bir espri anlayışı, doğal bir komiklik türüydü, gayet iyi hatırlıyorum) kitap kapağında portre biçiminde duran Jane Eyre’ın suratını yovarlak biçimde kesip çıkarmış, kapağın arkasındaki boş sayfaya da yüz boşluğuna denk gelecek biçimde dil çıkaran, cıvık bir yüz çizmiş. Kafatasına yapıştırılmış garip Viktoryen saçının çevrelediği yılışık bir sima. Doğal olarak daha okumayı bilmeden benim favori kitabım haline gelmişti Jane Eyre.

Üstelik bu oğlanın kitaba yaptıkları orada kalmamıştı, arkadaki sayfalarda çok daha güzel bir şey vardı: Üç sayfada bir görünen film sahnesi fotoğraflarında herkesin birbirine Aşk-ı Memnu okulu bakış olarak özetleyeceğimiz biçimde içi şişmiş öküzler gibi bakması herhalde onun da sinirini bozmuş olacak ki, kırmızı kurşun kalemle bütün karakterlerin gözlerinden ışınlar çıkarmıştı. Gözünüzün önüne getirin: Dünyanın en sinir bozucu esas erkeği, ruh hastası Bay Rochester Jane’e duygulu kırmızı ışınlar yolluyor. Bir başka sahnede hizmetçiler gözleriyle lazer savaşına girmişler. Bakışların değdiği yerden de dumanlar çıkıyor. Duman çıkarmayı da unutmamış! Böyle sayfa üstüne sayfa, millet hem birbirinin içini sıkıyor, hem bir yandan ateşe veriyor. O kadar, o kadar komikti ki. O duygu selinde lazerimiz de eksik olmasın, der gibi. 

Bütün bunları aklıma üç hafta önce getiren ise, uçakta Jane Eyre filminin Mia Wakiwokawskowa ve Michael Fassbender’ın oynadığı yeni uyarlamasını izleme hatasına düşmem oldu. Ya kabin basıncı duruma müsait değildi, ya benim kafam bir türlü toparlanmadı, ya da film hakikaten çekilecek araba değildi: İzlerken ne kadar sinirimin bozulduğunu anlatamam. Okuyanlar bilir, zaten kitabın başkahramanlarından Bay Roçıstır, “Param sinirime dokunuyor/Kendimi ifade edemiyorum/İçimde boş zindan var yankı yapıyor/Beni seven böyle sevsin,” türünden, affedersiniz kendinin farkında ve kendinden memnun bir AYI olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir de okurken kitabın oyununa katılıp bu dangalağı el mahkum sevme, hoş görme mecburiyetimiz doğar ki - Bazımızın mizacı buna müsait değil.

Filmi ise şöyle hayal edin, bu adam size saatler gibi gelen dakikalar boyunca, “Ben kimim ki? Havam kime?” demeden caka satıyor:

Ekranın dibine iyice girmiş, hem kıkır kıkır gülüyorum, hem kızıyorum. “Evine haciz gelsin, boyan dökülsün inşşşallllah” diyorum. İki sahne geçiyor, bizimki hasır şapkayı takmış, adamdelirten İngiliz bozkırında zart kızın karşısına gene çıkıyor. Öyle bir düzlük ki, kolay kolay saklanamaz, karşındakini şaşırtamazsın. Ama Roçıstır şaşırtır, çünkü herif sırf kız etkilemek için savaş siperi inşa etmiş tarlaya. Bütün gün orada yatıyor, kız çıkınca “Sahnem geldi,” diye hop! Suratında aynı gülümseme. “Nereden çıktın, senin işin gücün yok mu,” diye soran da yok, ha bire anketör gibi en beklenmedik yerden fırlayıp abuk sabuk laf anlatıyor. İması laf sokması da gırla, sonu gelmiyor. Mal sahibi de bu ya, kaçıp kurtulamıyorsun, vızıltı yapma diyemiyorsun. 

Ben böyle şey görmedim. Bir noktada Fassbender’ın kibirli köşeli suratına artık kahkahalarla gülerken aklıma bu eski Jane Eyre kitabı geldi. Lazer hakikaten lazımmış, lazer şartmış diye düşündüm. Sonra uyuyakalmışım, bu rezilin yangında kör olup havasının indiğini görüp içimi dahi soğutamadım. Kimbilir nasıl oturuyordu tosbağa gibi ağaç kenarında, nasıl yumuşatıyordu birden kibrini zora gelince. Kaçırdık.

Sonucun itibarıynan, bu filmi izlerseniz Jean Rhys’ın Jane Eyre’ı tavanarasındaki deli kadının gözünden anlattığı dünya güzeli “Wide Sargasso Sea” romanına gerek dahi duymadan her zaman yakanın, ama meşaleyle ama lazerle tutuşturanın takımında olmanız kaçınılmaz. Yakmak isteyeceksiniz. Yak bütün ipek kravatları, ona ait bütün takma saçları, diyeceksiniz. Yani demek istediğim de şuydu: Bu hayat bir kere yaşanır. İnsan yüreğine maç muamelesi yapandan korkacak, çekineceksin. Bulduğun yerde de kıssss, tutuştur babam! Öyle hayat olur mu, tutuştur gitsin.

(Source: prosceniumarch)

21 01 2012