Buna rastlayınca biraz tutuldum doğal olarak. Fotoğraf, arabasının bagajında polis radyosu taşıdığı için suç mahaline herkesten önce uçan, bu sebeple de ruh çağırma aracı Ouija tahtasına istinaden “Weegee” lakabını alan, benim de şahsen en sevdiğim fotoğrafçılardan biri olan Arthur Fellig’e ait. Weegee’nin fotoğrafları hakkında bin tane şey söylenir herhalde, ama işine duyduğu hastalığa varan bağlılığı bildiğimden midir nedir, bana fotoğraflarında bambaşka, hakikaten de doğaüstü bir şeyler gizliymiş gibi gelir.
Weegee’nin fotoğrafladığı insanlar canlı, ölü, yaralı ya da bir suç işleyip itibarını kaybetmiş olsun farketmez, sanki Weegee hepsini ruhları uçup gitmeden hemen önce makinesine saklar. (Geçen ay gittiğim bir restoranın duvarında beş kadar orijinal Weegee fotoğrafı vardı. Tam da karşıma denk geliyordu, görünce bayağı kaşım gözüm seğirdi. Karşısında yemek mi yesen, otursan mı, arkanı mı dönsen bilemiyorsun. Adamın çektiği kadife koltuğa gömülmüş zengin insan fotoğrafları da değil ki, hep bir dramın son sahnesi. Karşısında yemek yemek insana acayip bayağı geliyor.) Ama tabii bu fotoğrafta çok daha acayip bir şeyler var: O kadın boğulmuş adamın yanında niye kelle gibi gülüyor? Siniri mi bozulmuş? Herhalde siniri bozulmuş. Uluslararası sinir bozulma şampiyonu olarak bunun acısını bilmeli ve kadını peşin yargılamamalıyım. Olur olur yani. Olamaz mı? Hiç karar veremedim, anlayamadım. Weegee de bu yüzden Weegee herhalde. Ölenle güleni de bir arada yakalıyor.
Bir de bakarken gördüğüm şey birden inanılmaz tanıdık geldi, “Ben böyle garip bir şeyi daha önce görmüştüm,” dedim. Nerden, nerden derken… Ya belki hatırlarsınız, aylar önce Carl Tanzler ve Helen de Hoyos’un garip hikayesini şey yapmıştım. Son fotoğrafta ortada duran küçük kıza bir baksanıza. Ve solunda duran diğer kellelere. Yani hepimizin sonunu düşününce böyle söylemek komik kaçıyor ama, insan hakikaten de ölümle sınanmaması gereken bir şey. Karşılaşınca kablolar hemen cızırdıyor, şalterler atıyor. Elden gelen bir şey yok, tam anlayamıyor, gülüyorsun.